| Author |
Topic  |
|
|
mcmv1978
Yakut

Turkey
9 Posts |
Posted - 22/08/2006 : 10:04:25
|
sizce hayatımız tamamen bize ait olan ve önceden planlanmadan "o anda" bizim aldıgımız kararlarlamı biçimlenir ya da "kader" dediğimiz önceden her şeyin belli oldugu bir çizgi üzerindemi gerçekleşir.. hepimizin hayatındada mutlaka "düşündüğü zaman" evet bu yaşadıklarım benim elimde olmadan yaşandı dediği olaylar mutlaka vardır.. bu soruyu cevaplarken bunuda gözardı etmemenizi istiyorum.. |
Edited by - on |
|
|
reikim45
Elmas
    
Turkey
501 Posts |
Posted - 22/08/2006 : 18:57:47
|
Sevgili mcmv1978 Kader bizim varoluşumuzun nedenidir... Yani ruh akademisinden mezun olurken.. bir resim gösterirler.bize ve birde seneryo verirler.. O resimde gelecegimiz yerin adresi ve bir anne baba diger tüm yaşamımızın görüntülendigi Cd diyelim Birde elimize verdikleri seneryo o resme göre oynayacaksın tiyatronu...İşte bu kaderdir.....  İşte o Tiyatroda figüran olmak veya oyunu yönetmek....senin elinde....oda cüzzi irade. yani özgür irade....   İstersen buna bir kompozisyonda diyebilirsin......  iyi oynarsan oyununu ödüllendirilirsin....yoksa yeniden yazıp oynamak lazım....    Kısacası giriş gelişme sonucu belli olan hayatı labirentlere girmeden sonuçlandırmak...lazım.... Reikim45 |
Edited by - on |
 |
|
|
adonai
Akik
 
Turkey
12 Posts |
Posted - 09/10/2006 : 16:09:10
|
| reikim45 inde dediği gibi kader sadece (tabiki ben oyle anladım)fızıksel goruntumuzun nasıl olacagıdır.yanı boyumuzun hangı aralıklarda kılomuzun hangı aralıklarda olacagıdır. bızım halk arasında kadar yada "alın yazısı" dedıgımız kavram benim bildiğim kadarıyla karmadır. ve bu ınanısa gore cuz-i irade cok onemlıdır. tabiki bu benim görüşüm yanlıusım varsa lutfen duzeltın |
Edited by - on |
 |
|
|
yusuf eryigit
Kehribar
  
36 Posts |
Posted - 10/10/2006 : 00:33:15
|
reikim45 sizinle cok yakinlarda bir yerlerde oynuyoruz fakat ben bulgularimdan yola cikarak ilave yapmak istiyorum. Sizin bahsettiginiz bana tipa tip cizim asamasinda oluyor gibi geldi. Yani elinize resim verildiginde, olay bitmis oluyor yani resim perdeye yansimaya hazir hale gelmis oluyor. Halbuki bunun birde o resimlerin yani filmin hazirlandigi yerler olmali, yani bir tiyatro oyuncusu gibi bilmem kac yilda oyunu oynayip hazir hale getirmek. Oyun hazir oldugunda oyunun karakterine uygun anne veya babayi bulma asamasi, daha sonrasida belli zaten. Burada her oyunun karakterine göre, ona uygun anne veya babayi bulmak gerek. Özellikle dünyaya gelmek isteyen kahinler bu konuda insanlarin gecmisine bakarak karar veriyor, yani onlar rastgele bir aileye düsmeyi göze alamiyorlar. Bundan dolayida ellerindeki hazir oyunu alin yazisi olarak kullaniyorlar, bir anlamda aileyi oyunun icine sokuyorlar. Íste burada bu aile asla o oyunun disina cikamiyor. Buda banttan yayin oluyor. Bana göre zaten yasamin kendisi banttan yayinda ilerliyor, direk yayin olmasi imkansiz birsey, imkansiz diyorum cünkü bu isin cok tehlikesi var, yani yöneticiler insanin eline bu isi birakacak kadar akilsiz olamazlar. Bundan dolayi savaslar, dogal felaketler olsa bile hersey bir dengede ilerliyor.Bizim cizim asamasinda her türlü iradeyi kullanma hakkimiz vardir, nezamanki oyunun icine giriyoruz, irade kayboluyor. Yani burada istesekte degistiremiyoruz, nedeni ise cizim asamasinda en ufak ayrintisina kadar hesaplamis olmamizdir. Yani icinde bulundugumuz durum iradenin son kararinin yansimasidir. Cünkü karar verirken bellegimiz üzerimizdeydi, yasarken bellek kayboldu ve kalitim olarak yansidi bedene, burada varolanlarsa algilama olarak yansiyor, bizde düsünüyoruz saniyoruz, halbuki hepsi CD,nin icinde vardi zaten. |
Edited by - on |
 |
|
|
agnia
Elmas
    
1198 Posts |
Posted - 10/10/2006 : 02:52:34
|
Peki kişilerin özgür iradesi yoksa eğer, o zaman bunca zahmet ne için çekiliyor? Bu film kime hizmet ediyor? Oyuncular rızaları hilafına mı iteleniyorlar sahneye?
Bu sorulara cevap verebilirsen sanırım bizler için daha anlaşılabilir olacak.
Hayattaki sinema filmlerini düşünelim bir an için. Kimler ne kazanıyor? 1. Filmin yapımcısından, senaristine, oyuncularına, teknik ekibe, sinema salonları, dağıtımcılar, reklamcılar hepsi para kazanıyorlar (ya da kaybediyorlar, öyle ya filmin başarısız olma ihtimali de var) Filmin başarısız olma ihtimalinden kaybeden yalnızca yapımcıdır (kaba bi hesapla; çünkü diğerleri işlerini yaparken ücretlerini her halikarda almışlardır. Başarısız olan film, belki onların ünlerini/güvenirliklerini bi nebze düşürür; ama o kadar)
2. Seyirciler de kazançlı; çünkü hem keyifli zaman geçiriyorlar hem de olaylardan kendi adlarına pay çıkarmak suretiyle deneyimleme fırsatı bulamıyacakları hayat oyunlarını izleme ve değerlendirme fırsatı buluyorlar.
3. Ayrıca filmle ilgili olarak arzusu hilafına ve hatta bedelsiz olarak bile çalıştırılabilen kimse de yok.
Ben film işinden zararlı çıkanı şu an için bulamadım! Sadece başarısız filmin yapımcısı zarar ediyor.
Peki yapımcıyı bu riski alması için mecbur eden biri var mı? Risk olmadan kazanç da olmaz, en basit ekonomi kuralı.
|
Edited by - on |
 |
|
|
adonai
Akik
 
Turkey
12 Posts |
Posted - 10/10/2006 : 02:58:42
|
sevgili agnia demişsinizki: "Peki yapımcıyı bu riski alması için mecbur eden biri var mı? Risk olmadan kazanç da olmaz, en basit ekonomi kuralı."
burada anlatmak ıstegınız risk kavramını acıklarmısınız,cunku ekonomıdekı rısk kavramı sanırım burada soyledıgınızden bıraz farklı bır anlam ıhtıva edıyor.yardımcı olursanız sevınırım
sonsuz yaradnın sevgi ve ışığı ile...
|
Edited by - on |
 |
|
|
agnia
Elmas
    
1198 Posts |
Posted - 10/10/2006 : 11:29:14
|
Tamamen normal film yapımcılarını kastettim. Seyrettiğimiz bütün filmlerin bir yapımcısı var ve onları film yapmaya mecbur eden ne bir kanun ne de bir merci var. Bu işi meslek seçmişler ve aynen bir konfeksiyon fabrikası sahibi gibi bi mal üretip bundan para kazanmak istiyorlar. Bazen zarar da ediyorlar. |
Edited by - on |
 |
|
|
yusuf eryigit
Kehribar
  
36 Posts |
Posted - 10/10/2006 : 16:04:29
|
Sevgili ablacim bu konudaki görüslerimi cesitli bicimlerde anlattim ve dedimki karsiligi olmadan hicbirsey sahneye yansimaz. Ben yazilarimda iste bu karsiligi irdeledim. Önce bir cizim dedim, bu cizimi herkes kapasitesine göre ortaya cikarir. Ínsanlar vardir oskar alacak filmlerde oynar, bazilarida vardir köy filmlerinde oynar. Zamanla bunlar yer degistirerek dolanip dururlar, bunada karma dedim. Fakat hersey ayni anda olmaz, gelistikce yüksek boyuttaki filmlere atlanabilir. Simdi Kuran,i kerim,de derki: Ellerinin önden gönderdikleri yüzünden, dünya hayatini istemez oldular. En azindan buna yakin birsey söylüyor, tam yazabilmem icin kitabi karistirmam gerek, eminim böyle birsey. Simdi bu size ne anlatiyor? Yine bir yerde derki:Yüce meclisten birisi birsey calip cirpmaya kalktiginda, arkasina delikli yildizi takariz. Peki bu ne anlatiyor. Bu kitap benim icin bir basyapittir, ondan dolayi buraya aliyorum. Öz itibariyle bizim tartistigimiz ve bir neticeye baglamaya calistigimiz konular kitapta anlatilmis vaziyette. Asil olan bunlari ortaya cikarip anlasilir hale getirmek. Nitekim diyanet bugün var olan anlayistan yakiniyor ve kitabi yeniden caga uygun yorumlamak gerekir diyor. Asil olarak kitap zaten anlasilamamisti, yani kitabin vermeye calistigi mesaj bugünkü toplumda uygulanan hali degildi. Kitap baska seyler söyledi, insanlar bunu baska bicimde algiladi. Buna bagli olarak ben bin kezde yazmis olsam onu herkes kendi algiladigi bicimde yorumlayacaktir. Kitap her satirinda Allaha es kosmayin, Allah en büyük demesine ragmen, insanlar hala yatirlara ve tarikatlara kosuyor. Atatürk tarikta ve türbe bekciligini yasakliyor, en devrimci gecinenler tarikatlara kapagi atiyor. Bundan dolayi her kim neyse dönüp dolasip özüne geri döner dedik. Olay bukadar basit iste. Buna ragmen genis bir zamanimda konuyu detaylandirmaya calisacagim, tabi kendi görüslerim dogrultusunda. Saygilar. |
Edited by - on |
 |
|
|
reikim45
Elmas
    
Turkey
501 Posts |
Posted - 10/10/2006 : 18:32:12
|
Sevgili Yusuf O resim varya hani birde seneryo tabiki bir anda olmuyor ruh akademisi diye bir üniversite varya işte oradan mezun olurken tezimizi ondıgımız tiyatromuzuda ilave ederk bizebizi mezun ediyorlar. ve sen akaşık kayıtlarından bakıyorsun sana en yakın karmana en yakın kim var... kimi seçeyim diye.....resmin içindeki anne banbabanı seçiyorsun geçiş yapmak için ...zaten ondan sonrası zor işte onynayacagın oyun alanı geniş mi olsun kimlerre rol vereyim kim figüran haytında kim yanında özgür iradenle karar veriyorsun bunlara.labirentlere girersesen uyarıyorlar....bazan ... işte dünyanızdaki hayat oyunundaki perde bu olsa gerek....reikim45  |
Edited by - on |
 |
|
|
yusuf eryigit
Kehribar
  
36 Posts |
Posted - 11/10/2006 : 13:37:18
|
reikim45 dilimizi ari sokmadiya bu konuyu biraz daha gelistirelim, ben bir benzetmeyle yola cikacagim. Hikmetli bir kral vardi, bu kral aylari yildizlari bile stok yapmis, öylesine zengin birisiydi. Kendi dünyalari, bu dünyalarda döndürdükleri imparatorluklar vardi. Bu varolanlar evrenin icinde fakat evrenden bagimsiz kendi özerkligi cercevesinde isliyordu. Bu kral bir aile fotografi cikarmak istedi, yani birisi buna annelik, birisi babalik, birileride kardeslik yapacakti. Bu anne ve baba öylesine birileri olmaliydiki, kral bunlara anne ve baba demekten gurur duyacakti. Kral önce oturup oyunun senaryosunu yazdi, ve bu senaryoyu oynayacak en üst düzeyde oyuncular buldu. Evlatlardan birisi olarakta kendi rolünü oynadi. Simdi bu senaryo bir film olarak kralin eline gecti fakat oynamasi bin yillari aldi. Cünkü kral begenmedigi sahneleri hep tekrar oynatti. Oyuncular oyunu bitirenden sonra paralarini alip cikip gittiler. Filmse kralda kaldi. Kralin isi bundan sonra kolaydi. Kral en sevdigi kadinla erkegi bu oyunun icine soktu, yani bir kadinla erkek dünyada dogdular, kral elindeki filmi bu iki bedene kodladi artik bunlarin alin yazilari yazilmis oldu, bundan sonra bu filmin disina kimse cikamaz. Fakat bu öylesine bir oyunduki gün gün yasamak neredeyse imkansizdi. Adamla kadin evlendi, arkasindan cocuklari oldu kralda bir yerinden aile fotografindaki yerini aldi. Bu kral cok zengin birisi olmasina ragmen, aileyi hep olumsuzluklar icerisinde tuttu. Yani aile hernekadar cirpindiysada maddi olarak bir türlü istenilen seviyeyi tutturamadi, cünkü senaryo böyleydi. Aksi taktirde bedenler sapma yapacakti. Eger kral bu fotografi zengin bir cevreden cikarmaya kalksaydi, oyunun bozulma durumu vardi, halbuki kralin oralardan cikardigi elinde binlerce filmi vardi. Yani o hayatlardan alacagini almis, simdi böylesine birseyi istiyordu. Neticede aile breyleri yasadi, arkasindan yeni kusaklar geldi fakat kral sadece kendisine ait olan ilk aile fotografini aldi, gelecek kusaklar onun senaryosu disindaydi. En sonunda kral önce filme, daha sonrada yasamin gercegine dönüsen bu filmi alip arsivine koydu. Yani film dondu. Simdi sorulabilir, kral bu filmi ne yapacak, neden bukadar masraf yapti, yasayanlar nereye, oynayanlar nereye gitti? Kral bu filmi istedigi zaman tekrar diriltip sahneye sürebiliyor. Yani filmi canlandirdiginda o aile bireylerinin yasadigi hayatlari tekrar, tekrar yasayabiliyor cünkü sistem böyle isliyor. Bunu günümüzde cevrilmis bircok filmdede görebiliyoruz. Bundan dolayi ben yildizlar projesinden bahsettim, fakat anlatmasi cok zor. Dedimki bir yildizda proje yapabiliriz, buraya istedigimiz insanlari toplayabiliriz. Bu insanlar hangi dönemde yasamis olurlarsa olsunlar. Bunu dememdeki kastim buydu, yani o gecmis hayatlari tekrar diriltip projeye dahil etmekti, tipki kralin yaptigi gibi. Bir insanin sonsuz hayati almasi, yahutta ölümsüz olmasida böyleydi dedim. Aksi taktirde bir insan nasil sonsuz hayata sahip olacak? Yani bu isin bir maddi karsiligi var, oda böyle diye formüle etmistim. Bu acidan bakildiginda etrafimizda görüldügü gibi özünde bukadar insan yok. Bunlarin cogu böylesi oyunlarin karsiligi. Cünkü kral filmini alandan sonra, dünyada günübirlik yasayanlar bir baska boyuta atlayinca, bellekleri silinip gecmisi unuttular. Gecmis sadece kralin arsivinde kalan oldu. Bu kral böylesi filmlerden milyarlarca topladi ve kendisini öyle ölümsüz yapti. Cünkü kral coktan kendisini varolus sistemine sokmustu, digerleri ise sadece oyunun karsiligiydi. Bundan dolayi koskoca Türkiyenin arkasinda bile sadece bir baba var dedim. Olumlu olumsuz tüm oyunlari baba kendisine aliyor. Peki biz neyiz, kime hizmet ediyoruz diye sorulabilir. Biz bu babalarin, yani krallarin hizmetindeyiz diyorum. Fakat krallar bizi hemen yoketmiyorlar, gelismislik düzeyimize göre bize yasam alanlari aciyor cünkü biz oralarda dahada büyüyoruz. Burada asil marifet bu büyüyenlerinde birgün kral seviyesine ulasmasidir. Fakat burada müthis ayak oyunlarida var, krallar gönüllü olarak bu firsati evlatlara vermiyor. Cünkü evlatlar babadan ayrildiginda büyük bir gücüde beraberinde götürüyor. Bu bir anlamda kralin kendi kolunu kesmesi gibi birsey oluyor. Bundan dolayi krallar her türlü abuk sabuk oyunlari insanlara yasatiyorlar. Nedeni ise bu oyunlarin en kötüsüne bile ihtiyaclarainin olmasidir. Porno piyasasinida kontrol altinda tutan bunlardir. Uyusturucu piyasasida böyle. Eger adalet ve kutsallik adina yoruma girecek olursak, hersey bunlarin icinde zaten. En mükemmel hayatlardan, en reziline kadar bir toplamaya girmisler. Etrafiniza baktiginizda bunu görürsünüz. Kendi sahip olduklari akil ve bilgiyi hicbir bedene koymuyorlar, cünkü onu burada tasiyacak beden yok, insan hemen cildirir. Bunun yerine sectikleri kadrolara genis imkanlar taniyip, bu isi bir baska yerde yaptiriyorlar. Su anda bizide bosuna tartistiriyorlar, cünkü birseyin degismeyecegini görüyorlar. Biz su anda burada bu tartismayi yaparken, onlar zaman ötesine gidip bizim son halimizi alip baska bir yerde yeniden döndürüyorlar. Yani ben buradayim, ayni zamanda bilmiyorum kac yerdeyim. Su anda bir baska yerde kralin soförlügünü yapiyor olabilirim. Yahutta sarayinin bahcesini belliyor, yahutta bir ufo firmasinda calisiyorumdur. Bunlar tam olarak bilinmiyor. Her kimki bir konuda kesinlikle böyle der ve israr ederse ben ona inanmam, nitekim benim yazdiklarimda böyle, yani kendi gercegini bir baskasina dayatmasi. Cünkü herkes ayni yerden gelmedigi gibi, ayni yerede gitmiyor. Herkesin dogrusu geldigi yerlerin izlerini tasiyor, yahutta programda varolani. Fakat ben yazilanlarinda, anlatilanlarinda yazip anlatan kisinin gercegine uygun olduguna inaniyorum. Cünkü olmayan birseyi insan bedeni yoktan ortaya süremez, Bu birtakim kalitimlarin burada ön plana cikmasi oluyor. Siz yasayip gördüklerinizi buraya tasiyorsunuz, bir baskasida kendisininkini. Ben böyle görüyorum.
|
Edited by - on |
 |
|
|
reikim45
Elmas
    
Turkey
501 Posts |
Posted - 11/10/2006 : 14:06:43
|
Heyyyyyyt..Kader.... Evrensel yasa geregi sistem kurulmuşssa eger kadar dedigimiz...başlangıç noktasında.....yer zaman mekan ayarlandıysa eger.....kendimizi Tanzanyaya götürecek durumuuz yoksa....eger Dyalektif felsefede geçer Evreni yoktan var eden Tanrının cenı sıkılmış sepmiş oyun alanınnı yaratmış ve tek yetkiyi de kendisine vermişse eyer....Kendisi pazulun gözleri bizde parcaları isek eger.....seceneklerimiz ise kısıtlı ise bizler her geçiş döneminde farklı roller alıyorsak eger......bugün bir gezgin yarın bir zegin....öbürgün bir dilenciyi oynuyorsak eger....hangi rolde daha başarılı nasıl olabiliriz. diye düşünme fırsatımız dahi yoksa eger....O zaman oyun alanımızı ve bize verilen karaler bu gezegende...modern bir hapisaneyse eyer kaçış yok sayın eryigit...kendimizi mutlu veya mutsuz etmek ise bizim elimizde oynadıgımız oyunu cehennemede cevirebiliriz cennetede.... unutma sadece irade kısmı bize ait olan bu karade siz olsanız ne yapardınız.... reikim45 sevgiler |
Edited by - on |
 |
|
|
aysıla
Akik
 
Turkey
17 Posts |
Posted - 11/10/2006 : 14:11:26
|
| kader nedirki sadece alınyazısı bence arkadaşlar çok düşünmeyin bu kadar |
Edited by - on |
 |
|
|
bebi
Akik
 
Turkey
15 Posts |
Posted - 16/11/2006 : 22:28:15
|
| Canlarım kadere sadece alın yazısı demek bnce çok kolay olurdu..yani allah alnımıza bi yazı yazıyo bzi dünyaya yolluyo elimizede çok cüzii bi irade weriyo sorada sonunu bildiği bir oyunda cüzii irade ile neler yapabileceğimize bakıyo..Töbe bu çok kolay bi yaklaşım..ya da bi seneryo ciziliyo bzde uygunsa onaylayıp dünyaya gelip oynarken ayakta durmaya çapalıyoruz üstümüze gelen ağırlıklar altında bu da çok kabullenici geliyoo.Yani eh senaryoda böle yasıyoo napalım mı dicez..Ben çok merak ediyorum..nie uğraşıyoruz ki bazı şeyleri düzeltmeye..ne yazıldıysa yaşıyacağız demekki..Ben gercekten merak ediyorum..Kader var mı??? |
Edited by - on |
 |
|
|
serdar sermend
Zümrüt
   
Turkey
298 Posts |
Posted - 16/11/2006 : 22:58:48
|
DOSTLARIM :
MUTLAK NEDİR..? MUAALLAK NEDİR...?
HERŞEY MUTLAK İSE- MUAALLAK YOKMUDUR..?
ÖZGÜR İRADE DİYORUZ...!
VE SORUYORUZ NEREYE KADAR DİYE....?
İnsanoğlu hangi sınırlar içerisinde MUTLAK Kaderini yaşar....?
Hangi sınırlar içerisinde muaallak Kaderimiz ile başbaşayız.....?
SEVGİLER...! |
Edited by - on |
 |
|
|
serdar sermend
Zümrüt
   
Turkey
298 Posts |
Posted - 17/11/2006 : 05:32:21
|
ŞÖYLE OLABiLİRMİ...?
Giydiğimiz Elbiseler...!
Ve Askıda olanlar....! |
Edited by - on |
 |
|
|
serdar sermend
Zümrüt
   
Turkey
298 Posts |
Posted - 19/11/2006 : 13:15:56
|
Olmadı tabi:
Bunları yazdıktan sonra akşama kadar zihnim kurcalandı durdu..!
Tamam da...! Hadi giymiş olduğumuzu dolaptan kendimiz seçtik..! Yeniden giyeceklerimizi de seçebliriz.!
Dolapta mevcut olanların da Cazibesi ne kapılıp mağazadan alan da biziz...! Dolaba koyan da...!
Mağazada DURDUK....!
Ben hala burdayım...!
Bir bilen söylesin...!
Dokuma Fabrikasında bitmeyeceğe benziyor...!
1999 ylından önce Tamamen Kaderci bir çizgim vardı..!
Üç Yıl sonra aldığım bilgilerden sonra kendimi. Robot gibi hissetmeye başladım.(Ne kadar aciz olduğumun elimde bir şey olmadığı, Herşeyin nasıl da düzenlene geldiği)
2002 den sonra kendimi İki çemberin içinde varsaydım. 2.(Küçük) Çemberin içinde merkezde Oynak (muaallak) Kaderimle başbaşayım. En dışdaki 1.(Büyük) Çember Mutlak Kaderim. Ne yapsam bunun dışına çıkamam.
Şunu tam bilemiyorum AMA HİSSEDİYORUM... Sanki Çemberler arasında yumuşak bir geçiş var gibi...!
Ama anlatamıyorum... Emin değilim ki....!
Bir şeyi anlamıyorum. Bu başlık günlerce aynı şekilde kaldı kimse görüş beyan etmemiş..
Ne olur BİRŞEYLER SÖYLEYİN....Ben bildiklerimi değil. Hissettiklerimi bile samimiyetle paylşmaya çalıştım...!
Sonun da dönüp dolaşıp kendimize geliyoruz gibime geliyor...!
Nerde okuduğumu hatırlamıyorum beni affedin...!
"Ben gizli bir hazine idim bilinmekliği diledim.ve Bu Alemi yarattım"
Yanlış telafuz ediyor olablirim. İçeriği böyle idi yanılmıyorsam..!
HAZİNE....GİZLİ OLAN...BULUNMAYI BEKLENEN...!
GÖRÜŞÜRÜZ...
SELAMLAR...!
|
Edited by - on |
 |
|
|
oe_
Elmas
    
671 Posts |
Posted - 19/11/2006 : 20:58:03
|
Kader kavramı çok kolay açıklanabilecek bir kavram değil sanırım.
Ben her yapacağımızın sabit bir şekilde belirlendiği bir kader kavramına katılmıyorum. Ama şu da var ki, sonsuzluk açısından ortaya onun bilmediği birşey de koyamayız. Yani burada iki farklı bakış var; zamanın içinden ve zamanın dışından bakış. Zamanın içinden bakarsak, biz o sonsuzluğun oyunun içindeki farklı yüzleri olarak, dış/genel hatları belirlenmiş ama temelde özgür olduğumuzu deneyimleyecek ve kendi yolumuza/seçimlerimize sahip olacak kadar özgür iradeye sahibiz. Böyle olmaması demek içimizde yaşayan sonsuzluğun da kısıtlanması anlamına gelirdi. Çünkü biz seçim yaparken aslında o, bizim aracılığımızla seçim yapmış oluyor. Bizim seçimsiz kalmamız onun da seçimsizliği olurdu. Bu da tüm hayatı anlamsız hale getirirdi, kendi varlığımızı hiçleştirirdi.
Ve fakat bu zamanın içinden bakış. Zamanın dışında ise, herşey 'olmuş bitmiş' durumda. Ancak bu olmuş bitmişlik, bizim ne yapacağımızın belirlenmesi/zorlanması değil, 'bilinmesi' bağlamında. Sonsuzluğu aşacak hiçbir seçimimiz yok çünkü. Yapabileceğimiz sonsuz seçim de, gene sonsuzluğun içinde. Çünkü onda eksik olan hiçbirşey yok, kapsayamadığı hiçbirşey yok, yaşamlarımız ve seçimlerimiz dahil. Çünkü biz ayrı değiliz.
Sevgiler
|
Edited by - oe_ on 19/11/2006 21:00:29 |
 |
|
|
nirvani
Zümrüt
   
Turkey
123 Posts |
Posted - 05/12/2006 : 00:25:11
|
| Burada doğru olan ifade şu...Biz sadce yusuf kardeimin dediği gibi hayatımızın "banttan bir yayın"ını izliyoruz,yanisi herşey olup bitmiş durumda...denildiği gibi ezel ve ebed olanın indinde.. |
Edited by - on |
 |
|
|
Highlander
Kehribar
  
38 Posts |
Posted - 25/12/2006 : 21:29:08
|
Kader kavramını birde şöyle düşünün başı ve sonu belli arayı siz kendiniz oynuyorsunuz |
Edited by - on |
 |
|
|
oe_
Elmas
    
671 Posts |
Posted - 28/12/2006 : 21:51:49
|
Sonu belli ise gerçekten o arada kendi seçimimizi yapmamız mümkün mü?
Bir de sonu derken hangi son? Bu hayat mı? Yoksa tüm sonsuzluğun sonu mu, herşeyin 'bir'leşmesi gibi.
Eğer 'son' olarak bu hayatı aşan birşeyi, tüm sonsuzluğun birleşmesi gerekliliğini koyarsak o zaman bunun mutlak bir son olduğunu (veya son değil sonsuzluk olduğunu) kabul edebiliriz sanırım.
Ama tek bir hayatın belli bir biçimde (belli parametrelere sahip olarak) biteceğinin kesin olması demek, sizin o bitene kadar yapacağınız şeylerin 'birşeyi değiştirebilme gücünün olmaması' demek. O zaman özgür irade ve seçim kavramı anlamını kaybediyor, sanırım.
|
Edited by - on |
 |
|
|
Highlander
Kehribar
  
38 Posts |
Posted - 02/01/2007 : 23:46:50
|
| Kader başı ve sonu var arayı siz dolduruyorsunuz. |
Edited by - on |
 |
|
|
rinda
Kehribar
  
Turkey
88 Posts |
Posted - 03/01/2007 : 14:07:43
|
insan düşündüklerini yaşar. bir yazar der ki: dileklerinize dikkat dein. bir gün gerçekleşebilir. bu nedenle geleceğimizi biz oluştururuz. |
Edited by - on |
 |
|
|
BirNefer
Kehribar
  
38 Posts |
Posted - 05/01/2007 : 21:07:41
|
KADER ve TESLIMIYET Konumuz, bilgelik çalışmalarının temeli olan "Kader" konusudur. Kader öğretisi bilgeliğin en önemli sırlarındandır. Ve o kadar önemlidir ki, kaderi yeterince algılayamamış kimselerin yüksek spiritüel sırlara nüfuz etmesi mümkün değildir.
Öncelikle kader demek; Dünyada ve de tüm kâinatta her şeyin, Tanrısal bir şuurun, bir gücün plânladığı gibi yaratılması, plânlandığı gibi yürütülmesi ve her ince ayrıntısına kadar, rasgelelik içerisinde değil, an be an, adım be adım, zerre be zerre Tanrı'nın istediği, dilediği plânda ilerlemesi demektir. Bu tanım, insanlarla birlikte tüm canlıları ve cansızları, hatta her zerreyi içermektedir. Tüm canlılar, Tanrı'nın istediği ve plânladığı gibi doğmakta, ömür sürmekte, tüm davranışlarını, tüm yaptıklarını ölecekleri güne kadar Tanrı'nın plânının dışına hiç çıkamadan, aynen ve tamamen plâna uygun geçirmektedirler.
Tabi bu durumda öncelikle insanın özgür irade sorunu doğacak ve “Yani şimdi ben otururken ayağa kalksam, bunu da Tanrı ezelde mi plânlamıştı? “ diye sorulabilecektir. Hatta, bilim çok uzun süredir: "Kâinat, hiç de Tanrısal bir iş değildir, bir Big-Bang ile tüm kâinat oluşmaya başlamış, bir takım tesadüflerle bu halini almıştır. Tüm bunlar bir düşüncenin, gücün, iradenin eseri değildir. Bu bir rasgele oluşumdur. Dolayısıyla ortaya böyle bir dünya çıkmış, böyle türler oluşmuş; dolayısıyla, insan da böyle rasgele ortaya çıkmıştır. Ama onun bir aklı olduğundan kararlar alabilir. Fakat insan davranışlarının, ilahi bir irade tarafından yaptırılmasını düşünmek saçma olur." gibilerinden bir iddiada bulunmaktadır. Evet ! "Her şeyin kendi kendine, rasgele oluşması." ile "Her şeyin plânlı, düzenli, şuurlu oluşması" gibi iki görüş karşı karşıyadır. Tabi bunu bizim ömrümüzle sınırlı olarak değil, kâinatın başlangıcından itibaren düşünmek gerekir.
Kader konusuna girmeden önce, bu kâinatın başlangıcından itibaren, yaratılışta “rasgelelik mi, plânlanmışlık mı, şuurluluk mu, şuursuzluk mu söz konusudur?” Bunu bir irdeleyelim. Çünkü konumuz, her şeyin bir Tanrısal şuur tarafından plânlanması ve yürütülmesi olarak tarif edilen kader çalışmasıdır. Fakat bunun antitezinde de: "Hayır, böyle bir şey yoktur, her şey kendi kendine, rasgelelik içerisinde meydana gelmiştir ve gelmektedir. " denilmektedir. Yani kısaca, tüm kâinat şuurluluğun, plânlılığın mı, yoksa şuursuz ve rasgeleliğin mi eseridir? Siz, bir arkadaşınızdan bir mektup alsanız ve okumaya başlasanız; mektupta bir şeyler anlatıldığını görseniz ve mektup düzenli cümleler ile ifade edilen bir konu içeriyor olsa, siz bu mektubu yollayanın bunu şuursuzca, rasgele yazdığını düşünebilir misiniz? Hele bu mektup edebi bir metinse, daha da şuurlu biri tarafından yazıldığını düşünmez misiniz?
Şimdiki örneğe dikkatinizi verin ! Önümüzde bir daktilo makinesi olsa ve kağıdı takıp, hiçbir şey düşünmeden, şuursuzca tuşlarına vurmaya başlasak ve bir sayfayı doldursak; bu bir sayfa içerisinde anlamlı bir sözcük çıkma ihtimali var mıdır? Belki bir kaç küçük sözcük çıkabilir. Peki 300 sayfa doldursak ve ciltletsek, roman diye piyasaya sürebilir miyiz? 300 sayfalık ve bir insana sürükleyici gelen bir romanın şuurlu bir varlık tarafından yazılması gerekmez mi? Bunun cevabı, mantıklı bir yaklaşımla: "Evet, gerekir." dir. O zaman içinde yaşadığımız bu sistemin, bu kâinatın daktilo örneğinde olduğu gibi rasgele ortaya çıktığını iddia eden görüşü gözden geçirelim: “Rasgelelikte ‘başlangıç’ için de pek çok sorunun cevabı yoktur ama biz Big-Bang'ten sonrası için konuşalım. (Zira Big-Bang' ten, yani yaratılış olarak kabul edilen olaydan önce mekân da yoktur aslında.) Big-Bang’te büyük bir enerji ortaya çıkmış, kozmik çorba denilen bu enerjiler arası çatışmalarla, girdaplarla milyarlarca yıl geçmiştir. (Kusura bakmayın, bu 'rasgele' kelimesini çok kullanacağız, çünkü ifade edilen bu !) Ve bir sürü rasgele hadiseyle atomlar, moleküller ve inorganik maddeler ortaya çıkmış. (Bir atomun birleşmesi için karşılıklı çekim güçleri elektrik dengeleri, iyonizasyonlar, vs. gerekse de bunları gözardı edelim.) Bu inorganik maddeler, aralarında başka türlü birleşip, rasgele organik maddeleri ortaya çıkartmışlar; organik maddeler de rasgele hücreyi meydana getirmişler. “
Buraya kadar bir an evvel canlıya gelelim diye çok çabuk geçmek zorunda kaldık, çünkü yazımız sınırlı. Dışında bir zar, içinde hücre sıvısı olan, çekirdeğinde kendi bilgisini taşıyan bir hücre yapısı, yani hareket eden, beslenen, sindiren, boşaltan, üreyen, bazı şeylere karşı hassas olan ve ölen, bilimin daha çözemediği, canlılık dediğimiz bir yapı rasgele, tesadüfen, bilinçsizce ortaya çıkmış !
Buraya kadar “Olur mu canım?" diye hiç irdelemeden geldik. Şimdi her şeye birden göz atmadan sadece insan yapısını göz önüne alalım; Hücrelerin bir kısmı tesadüfen kalp denilen pompayı meydana getiriyorlar; kalbin işbirliği yaptığı akciğerler de tesadüfen ortaya çıkıyor; vücudu dolaşıp da oksijenini yitiren kanı, kalp, tesadüfen içine alıyor ve yanlışlıkla böbreğe değil de akciğerlere yolluyor. Akciğerler de tesadüfen, havadaki oksijeni kana yükleyecek öylesine güzel bir donanıma sahip. Kalp de, sistemi patlamayacak bir basınç ayarına tesadüfen sahip.Bu kadar şeyi tesadüfle açıklamak mümkün müdür? insan vücudunda olan biteni izah etmeye çalışan, kütüphaneler dolusu tıp literatürü var iken, bunların ortaya çıkışını "rasgele" sözcüğü ile açıklamak mümkün müdür?
Bırakın insanı, hava denilen bir akışkanın içinde uçabilecek bir kuş rasgele mi bu donanıma sahip olmuştur? Kanat yapısından dolayı hava, kanadın üst tarafından daha uzun, alt tarafından ise daha az yol kateder. Dolayısıyla kanadın üstünde bir alçak basınç, altında bir yüksek basınç oluşur ve kuş havalanır. Bu kanat yapısı rasgele oluşur da, akıllı insanoğlu kuşu gözlemleyip, aynı kanat yapısını uçaklara tatbik ettiğinde, bu bilinçli bir icat olmuş olur.“Baykuşun geceleri karanlıkta görebilecek gözü, atmacanın yüzlerce metre yukarıdan uçarken yerdeki solucanı görecek keskin gözü tesadüfen gelişmiş ya da kendileri tarafından geliştirilmiştir. Arı ise tesadüfen hiç kokmayan, bozulmayan, son derece zengin bir besin icat etmiştir. Bir sivrisinek kanla beslenirken, iğnesi kanın pıhtılaşmasını engelleyen bir sıvıyı tesadüfen salgılamaktadır vs. “
“Sistemdeki tüm canlıların ihtiyacı olan su, tesadüfen yağmur olarak yağmakta ve buharlaşmaktadır. Yeşil bitki, tesadüfen havadaki karbondioksiti emip güneş ışınlarıyla, yapraktaki besini ortaya çıkarmakta ve onu yiyenlerle, onu yiyenleri yiyenlerle devam eden besin zincirinin ilk halkasını oluşturmaktadır. Aynı zamanda yeşil bitkiler karbondioksiti alıp, oksijeni üretiyor ki, tüm canlılık da bu tesadüfe bağlıdır.” “Dünyada tüm canlıların yaşayabilecekleri sıcaklık tesadüfen ayarlıdır. Bu dünyadaki sistem o kadar çok şarta bağlı olmasına rağmen güneş ışını dışında hiçbir şeye ihtiyacı olmadan dengede kalabilmektedir. Böyle her şeyiyle kendine yeten bir makine henüz icat edilmemiştir.”
İşte, bilim bile böyle muhteşem bir yaratışa hala şuurlu diyememektedir. Fakat şuursuz olması, mantık olarak, matematik olarak mümkün değildir. Matematikte bu ihtimal 1/?=O 'dır. Bu, "Sonsuz sayıda oluşamama ihtimali varken, bir hücrenin tesadüfen ortaya çıkma ihtimali matematik olarak (0) sıfırdır” demektir. Meselâ "Bir araziniz var ve bu arazinin çevresinde bir sıra dikilmiş ağaçlarınız var." diyelim. Bir gün oraya gittiğinizde ağaçları kırılmış, sökülmüş bir halde görüyorsunuz. Oranın bakıcısı size: "Burada bir afet oldu." derse, inanırsınız. Fakat ağaçlar, biri kırılmış, biri ayakta olmak üzere, bir atlayarak kırılmışlarsa inanmazsınız. Çünkü işin içinde bir hesap, bir matematik olduğunu fark edersiniz ve bunu kimin yaptığını araştırırsınız. Çünkü işin içerisine hesap, matematik girdiğinde rasgelelik söz konusu olamaz.
Dolayısıyla hesap ve düzen olduğunda orada şuurluluktan bahsedilir; ve bütün kâinat sistemi hesap ve düzen içinde yürümektedir. Hatta biz, insanoğlu, o doğanın hesap ve düzeninden ilham alarak projeler üretmekteyiz. İşte bu muhteşem denge, bir şuurun başlattığı, yürüttüğü ve şuurun kendini çekmesiyle dağılabilecek bir sistemdir.Yani, biraz da olsa bilimsel mantığı olan insan, bu sisteme "rasgele" diyemez. Eğer içinizde hala: "Neden olmasın ki ?" diyen birisi varsa, bundan sonra anlatacaklarımız da fayda vermeyeceğinden, bu arkadaşımız evine gitsin, belki deprem olur, un devrilir, şeker devrilir, yağ devrilir, ocak açılır, tava düşer, bunlar sıra ve ölçüyle karışır, pişer, helva olur; onu yesin !
Biz bu helva örneğini kabul edemiyorsak meselâ, bir muz meyvesini hangi şuursuz tesadüf yapmıştır acaba? Zaten bu kâinat sistemi, şuurlu ve sistem olduğundan dolayı adına "düzenli işleyen" anlamında "Kozmos" denilmiştir. Aksi takdirde; şuursuz, rasgele bir oluşum olsaydı Kozmos değil, "Kaos" denilirdi. Bu kâinatta sonsuz sayıda parametre vardır. Parametre; "hangi ölçüde olacağı belli olmayan, değişken" demektir. Meselâ yerçekiminin ölçüsü, hava basıncının ölçüsü, insanın vucut sıcaklığının ölçüsü parametrelerdir. Bu değer şu da olabilir, bu da olabilir. Ve bilim adamları ile matematikçiler bilirler ki; bir denklemdeki bilinmeyenlerin sayısı arttıkça, o denklemin çözümü zorlaşır. Hele sonsuz sayıda değişkenden bir sistem ortaya çıkamaz. Ama kâinat sonsuz sayıdaki değişkene rağmen bir sistemdir. Demek ki sonsuz sayıdaki değişkeni istediği ölçülerde tutabilen bir hâkim şuur vardır.
Kâinattaki bütün değişkenler o kadar hassastır ki, meselâ dünyamızın sıcaklığının artması veya azalması gibi en ufak bir sapma durumunda bütün sistem alt üst olur. Bütün bu hassas parametreleri uyumlayan kimdir, nedir? Yine başka bir örnek olarak otomobili ele alalım. Otomobilin motoru, distribütörü, aküsü vb. bir düzen içerisinde çalışırlar. Marşa bastığımızdan itibaren şuurlu düzenlenmiş bir sistem devreye girer. Benzin pistonlara gelir, orada yanar, hareket meydana gelir vb. Tekerlekler neden dört köşe değil de, yuvarlaktır? Bunun gibi her şey şuurlu ve mantıklı olarak tasarlanmıştır ve sonucunda bir sistem işlerlik kazanır. Sistem demek, rasgeleliğe yer olmayan demektir. Yani otomobile binip marşa basarken “belki çalışır !” diye düşünmeyiz, değil mi? Bir otomobilin bir sistem olabilmesi için mantıklı bir tasarım gerekir. Mantıklı tasarım da ancak bir şuur ürünüdür. Rastlantısal olarak bir otomobilin veya bir başka sistemin ortaya çıkarılabilmesi mümkün değildir.
İçinde bulunduğumuz sistem, en küçük zerresine kadar birbirine uyumlu bir sistemdir. En küçük zerreden en büyüğüne kadar bir düzen, bir ayar, bir ölçü, bir hesap vardır. Ve tüm bunlar için buna yeten bir akla, şuura ihtiyaç vardır. Hiçbir ayrıntı unutulmamıştır. Ayrıntı; “bazı şeyler çok çok önemli, bazı şeyler önemsizdir, olmasa da olur." anlamına gelir. İşte bu sistemde ayrıntı diye bir şey yoktur; her şey önemlidir. "Olmasa da olur" kâbilinden en küçük bir zerre dahi yoktur. Yani küçücük bir zerre bile ayrıntı değil, asıldır. Ve bu sistemde en küçük, en büyüğe tesir eder. Bu her şeyin, her şeye tesir ettiği bir sistemdir. Bu sistemin içerisinde bir şeyi değiştirirseniz, zincirleme olarak her şeyi değiştirirsiniz.Yani kâinatın işleyişinde ve yapısında rasgelelik, tesadüflük, şuursuzluk gören bir akıl, son derece sığ, aciz ve zavallı bir yargı içindedir. Buraya kadar okuduklarınız için kısaca; "Kâinattaki her varlık ve olay, bir yüce şuurun yansımasıdır." diyebiliriz.
Arkadaşlar; Kader bahsi tarih boyunca insanlar arasında, insan bilinciyle orantılı olarak anlaşılmıştır. Dolayısıyla kader bahsi, toplum içerisinde “sır” olarak kalmıştır. Sır, sadece gizli demek değildir. Sır; "Henüz algılamaya müsait olmayan kişiler tarafından duyulduğunda, o kişileri yanlışa saptıracak bilgi" demektir. Ve kader gerçeği böyle bir bilgidir.
Eskiden Anadoluda tasavvuf öğretisi verilirken avam'a (halka) manevi bilgileri öğreten kişilere, "Havas" denilirdi. Ama öyle bilgiler vardı ki, bunları havas da bilmezdi. Ancak "Havas-ül Havas" denilen ve her toplumda bulunmayan bazı toplumlarda ancak bir tane, dünyada da az sayıda bulunan bilge kişiler tarafından bilinen bilgiler vardı. Bu bilgiler, doğrudan akıl ile anlaşılması zor olan, ancak sezgisel yoldan fark edilebilen, hissedilen gerçeklerin bilgileriydi.
İşte kader bilgisi, Havas-ül Havas tarafından bilinen ve, ancak birbirleriyle konuştukları sır bilgilerdendi. Yüksek anlamıyla anlatıldığında, avam tarafından kader gerçeğinin yanlış anlaşılıp, yanlış uygulanmasından, ve toplum düzeninin bozulmasından çekinilirdi. Kader bilgisi yüksek anlatımıyla anlatılmazdı. Bundan ötürü avamın bilmesi gerekenler avama, havasın bileceği kadar da havasa anlatılırdı. Emin ve ehil olan kişilere ise, Havas-ül Havas, hiçbir yazılı kayıt olmadan aktarırdı.
Fakat biz artık bunları konuşabilmekteyiz. Çünkü öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, artık birçok bilginin sır olmaktan çıktığı, insanlığın realitesinin çok yükseleceği bir “Yeniçağ”ın arifesindeyiz.. Dolayısıyla bu gerçekler açıklanabilmektedir. İnsanların bir kısmı başlarda bunu anlamayacaklar, ama süreç içerisinde yaşamlarında bu bilgileri düşünecekler, yorumlayacaklar ve bu gerçeği sezmeye başlayacaklardır. Başta da söylediğim gibi, kader bilgisi sezgilere hitap eden bir bilgidir.
Şimdi bu "Kader" konusunu ortaya koymaya çalışalım. Kader: "Bu âlemde her şeyin, her hareketin, her hadisenin, her varlığın Tanrı'nın plânladığı gibi, onun isteğine uygun, onun başlattığı gibi ve onun istediği sonuca ulaşması." demektir. En küçük ayrıntısına kadar bu plânın dışına çıkabilecek bir olay, bir varlık olamaz. Bu plân, tüm kâinat için de geçerlidir, bir insanın doğumu, çocukluğu, tahsili, sosyal ilişkileri, ölümü vb. tüm yaşamı için de geçerlidir. Bu durumda ise, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu meseleleri ortaya çıkar. İnsan, kendi oluşturmadığı birçok şart tarafından kuşatılmaktadır. Meselâ şu anda dünya plânetinde bulunmamızı, dişi veya erkek oluşumuzu, Türk veya Amerikalı oluşumuzu, hava şartlarını biz mi oluşturmaktayız? Tabii ki hayır; biz sadece bu şartlara tâbi olmaktayız. Ama insanlar; "Şu vazoyu havaya kaldırırsam bunu ben özgür irademle yapmış olurum." derler. Ve hatta "İnsan, özgür iradesiyle yapmış olduğu davranışlarından, dünyada da sorumludur, ölüm sonrasında da sorumludur." denilmektedir.
Tüm manevi öğretiler, aşağı yukarı ortalama bir kader anlayışında birleşirler: Meselâ insanın doğumu, ölümü, cinsiyeti, milliyeti gibi temel durumlar kader olarak kabul edilirler. İnsanın genetik yapısından, içinde yetiştiği toplum yapısına ve çevre koşullarına, kadar her şey kader olarak kabul edilir de, "Bu vazoyu kaldırıp, kaldırmamak da müsaade edin, benim özgür iradem dahilinde olsun." denilir.
Yukarıda anlatılan, ortalama kader anlayışına sahipsek, yaşamımızda % kaç kadere tâbiyiz, % kaç özgür irademiz söz konusudur acaba? Hür irademizle seçtiğimiz şeylerde sevinçlerimiz ve pişmanlıklarımızla bu seçimlerimizin bize ait olduğunu düşünürüz. Peki, Tanrı benim biraz sonra ne yapacağımı biliyor mudur? Eğer biliyorsa benim onu yapmamam elimde midir? Eğer benim yapacağım her hareket, aklıma gelen her düşünce, benim tüm yaşamım, Tanrısal bir plâna göreyse, Ömer Hayyam'ın Tanrı'ya sorduğu gibi;
“Tanrı bizi çamurdan yarattığı zamanda Biliyordu işimiz dünyada ne olacak İşlediğim günahlar hep onun emriyledir Kıyamette beni niçin yakacak?" diye sorabilirim.
Ömer Hayyam yine bir başka dörtlüğünde de şöyle der:
"Öldürmek de, yaşatmak da senin işin Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat? Beni böyle yaratan sen değil misin?"
Bütün bu sözler çok mantıklıdır. Her şey plân gereğiyse, neden kutsal kitaplarla, peygamberlerle insana doğru yol gösterilsin? Tanrı bize kutsal kitaplarda: "Doğru olun, iyi olun." derken, aynı kutsal kitaplarda: "Her şey Allah'ın emriyle olur. Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz." denmektedir. Yani bana "Hırsızlık yapma." diyen Tanrı'ya, "Dilemeseydin hırsızlık yapmazdım, dilemişsin ki, yapıyorum." diyebilirim. Bizden kutsal kitapta istenen, kadere inanmamızdır. Yani Kur’ân’da kader konusu yoruma yer bırakmaz. Her şeyin Tanrısal plân olduğu, Onun tarafından yürütüldüğü belirtilir ve bizden buna da inanmamız istenir. Kader, Arapçada: "ölçüp, biçerek belirleme" anlamına gelir. Yani kader, Tanrısal bir ölçüp, biçme ile her şeyi yerli yerine oturtup, plânı belirleme anlamındadır. Kaza ise "Vuku bulması" anlamındadır. Kaderin tecelli etmesidir. Bu anlamda, kaderde yağmur yağması plânlanmışsa, yağmurun yağması kazadır. Yoksa kaza bizim anladığımız anlamdaki bir tesadüfen bir olay değildir.
Havas-ül Havasdan Ahmet Amiş efendi isminde bir zat vardır. Bu zat yakın zamanda yaşamış bilge birisidir. Fatih Camisinde türbedar olarak yaşamıştır. Nice kerametlere sahip olan Ahmet Amiş efendi kader hakkında; "İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur." demiştir (İnsan görünüşte özgür, gerçekte özgür değildir.) Yine pek çok tasavvuf ehli veliler, insanın gerçekte özgür olmadığını söylerler, işte bunlardan Seyyit Mehmet Nur-ül Arab, Muhiddin İbn-i Arabi, İsmail Fakirullah (ki, bu zat Erzurum'lu ibrahim Hakkı hazretlerinin mürşididir) gibileri sayılabilir. Fakat yazılı metin olmadığı için, bu insanların bu konuda ne dedikleri tesadüfen naklolunmuş, kitaplara kadar girmiş, bize kadar gelmiştir. Meselâ İsmail Fakirullah; "Cebir meselesi, kâmile nispetle mahz-ı kemal, Ve ihtiyar meselesi, kamile noksanlıktır. Keza, ihtiyar meselesi nakısa nispetle ayn-ı kemal, Ve cebir meselesi, nakısa mahz-ı hatadır " der.
Cebir meselesi: Tanrı'nın bize, bütün kaderimizde olanları mecburen yaptırması inancı demektir. Kamile nisbetle: Olgunlaşmış kişiye göre. Mahz-ı kemal: Olgunluk göstergesi. İhtiyar meselesi: İnsanın davranışlarında özgür olduğu inancı. Nakısa nispetle: Olgunlaşmamış, noksan kişiye göre. Ayn-ı kemal: Olgunluk mertebesi, göstergesi.
Yani bu; "Realitesi yüksek kişinin tüm davranışlarının Tanrı'ya ait olduğuna inanması, realitesi düşük kişinin ise tüm davranışlarında özgür olduğuna inanması gerekir." demektir. Yoksa düşük realiteli insan türlü insanlık suçunu işler ve; "Ne yapayım. Tanrı yaptırdı." derdi. Yüksek realiteli kişi ise, zaten bunlara yönelmez. Yine, Abdülaziz Mecdi efendi isminde bir zat da bu ifadeyi daha sadeleştirerek; "İradeyi inkar avam için, ikrar da havas için küfürdür." demiştir. Anlamı; "Avamın, yani sıradan, düşük realiteli insanların, özgür irade sahibi olduklarına inanması. Havasın, yani yüksek realiteli insanların ise özgür irade sahibi olmadıklarını bilmeleri gerekir." demektir.
Mevlânâ der ki;
“Görünüşte de, içyüzde de hayır olsun, şer olsun, Her şey Tanrı buyruğuyladır; kazâdandır, kudrettendir, Ben boyuna çalışır çabalarım amma kazâ der ki: Senin elinde olmayan bir başka iş var.” Mevlânâ 'Rûbâiler'
Kur’ân da bu konuya ışık tutmakta ve: "Allah olmuşu da, olacağı da bilir" demektedir. Kur’ân; (20/110, 6/73, 2/33). Acaba Tanrı, muhteşem bir tahmin gücüne sahip olduğu için mi, biraz sonra ne yapacağımı bilmektedir? Yoksa 'başka türlüsünü' yapamayacağım bir plân mı hazırlamıştır? Bazıları "Tanrı ne yapacağımı bilir, ama bizi bu davranışa mecbur kılmaz." diye itiraz edebilir. Ama bu bir çelişkidir. Tanrının nasıl olacağını bildiği bir şeyin dışına çıkmak mümkün müdür?Tanrı biraz sonra ne yapacağımı biliyor mu, bilmiyor mu? Çünkü bu; biraz sonra yağmurun yağıp, yağmayacağı gibi bir konu değil de, tamamen bize ait bir durum hakkındaki sorudur. Eğer bilmiyorsa; peki bu nasıl bir Tanrı'dır ki, bizden bu konuda bir farkı yoktur. Biz de adamın birine "Acaba ne yapacak?" diye bakıyoruz, O da "Acaba ne yapacak?" diye bakıyor. Sonra da adamın yaptıklarına göre bir takım düzenlemelere girişecek. Yani Tanrı adamın birinin 60 yaşına kadar yaşamasını plânlamış, ama özgür iradesiyle yola atlayıp şoförün birinin ezeceğini düşünememiş. Bu ne biçim bir plânlama, bu ne biçim bir sisteme hâkimiyettir? Bu nasıl bir Tanrı inancı, ya da böyle düşünülen bir Tanrı’ya, Tanrı demek mümkün mü ?
İşte Kader konusuna böylece yavaş yavaş girmekteyiz ve esas ele almamız gereken önemli nokta; bizim elimizde olmayanlardan dolayı olup bitenler değil de (Çünkü pek çok kişi bunu kader olarak zaten kabul etmektedirler) “Ben yaptım” diyebileceğimiz ve özgür irademiz olarak gördüğümüz fiillerdir. Şimdi bizim bir istek veya bir seçim yaptığımız âna tesir eden bizim dışımızdaki faktörleri bir gözden geçirelim. Bizim özgür irademiz dışında olup da çok belirgin olanlar şunlardır:
1. Bu madde kâinatında bulunuşum, dünya plânetinde insan olarak doğmuş olmam, ülkem, kasabam, hangi yıllarda yaşadığım, cinsiyetim, boyum, rengim, şeklim, yapım, anam babam gibi… Bütün bunlar kesinlikle irademin, özgür seçimimin dışında olan şartlardır. Ayrıca tüm değer yargılarıma tesir edecek olan tahsilim bile şunlara bağlıdır;
2. Cinsiyetime (Pek çok kız çocuğu “ne lüzum var” diye okula gönderilmez geri bölgelerde), aile durumuma, doğduğum köy veya kasabanın tahsil imkânlarına, zeka seviyeme… Ve yine değer yargılarıma en az tahsilim kadar tesir eden dinim de çoğunlukla doğduğum topluma bağlıdır. Yani seçimim dışıdır.
3. Her gün beni çevreleyen olaylar seçimim dışı beni kuşatır, meselâ doğa şartları da bunlardan biridir. Giderek daha sübtil ayrıntılara inelim:
4. Sabır ve tahammül sınırlarım seçimimin dışındadır. Almış olduğum kalıtımın sonucu olan kabiliyet ve eğilimlerim de keza seçimim dışındadırlar. Cesaretim, irade gücüm, çekingenliğim, idrak kabiliyetim vs. hep kendi seçimimin dışında olup beni belirleyen şartlarımdandır.
İşte beni meydana getiren sayısız şartlar irademin dışındadır da, benim hür iradem ne ölçüdedir acaba? Yoksa benim isteyebileceğim veya seçebileceğim, beni oluşturan şartların bir bileşkesi midir de ben ona “özgür iradem” demekteyim ?..
Şimdi yapmış olduğumuz seçimlerimizi ve davranışlarımızı belirleyen şartlara bir göz atalım ve şart sayısını giderek arttıralım :
1.Örnek:
Şimdi size bir insanın şartlarından üç tanesini söyleyeceğiz ve siz, o insanın ne yapacağını bileceksiniz: Her gün işe giden bir komşunuz var, ve o gün hafta içi bir iş günü, ayrıca siz o kişinin o gün işe gitmeye herhangi bir engeli olmadığını biliyorsunuz. Bu durumda o gün, o adam evinden çıkar ve işine gider. Siz de olayı önceden bilmiş olursunuz. Yani sadece bu üç şartı bilerek 100 gün boyunca o adamın işe gidip-gitmeyeceği konusunda bir tahminde bulunsak, %95 başarı oranıyla bilebiliriz. Peki biz, bir insanın üç değil de, 3.000 şartını bilsek, o adamın biraz sonra ne yapacağını daha kuvvetli bir şekilde tahmin edebilir miyiz?
2.Örnek:
Bir arkadaşımızla sıcak bir yaz günü yolda yürümekteyiz ve arkadaşımızın çok susayan bir metabolizmaya sahip şişman bir adam olduğunu, iki saattir hiçbir şey içmemiş olduğunu, ülseri olduğundan dolayı asitli içeceklerin midesine rahatsızlık verdiğini, tuzlu şeyleri tatlı şeylerden daha fazla sevdiğini, sıcakta terleyip tuz kaybeden insanların tuzlu içecekler alması gerektiğine inandığını, cebinde parası olduğunu bildiğimizi farzedelim. Bu kişinin karşısına çıkan bir büfeden kola, ayran, limonata, meyve suyu, gazoz gibi alternatiflerden ayranı seçeceğini tahmin edebiliriz. Çünkü kişiye tesir edecek 6 şartı biliyorduk. 6 şart kişinin biraz sonra yapacağı seçimi büyük ölçüde belirliyorsa, muhteşem bir bilgisayara, bir insana ait tüm ayrıntılarıyla yüz milyar şartı yüklesek, biraz sonra o kişinin ne yapacağı daha büyük bir yüzde ile ortaya çıkar. O şartlar değişmedikçe, o şartlara ilave başka şart eklenmedikçe, kişinin yapacağı değişmez. Bir de, şartlar aciliyet derecesine göre önem kazanır. Meselâ evdeyiz ve sıkıştık, tuvalete gitmekteyiz, tam o sırada telefon çalarsa, telefona bakabiliriz. Bir şart her şeyi değiştirebilir. Dolayısıyla bizi meydana getiren şartların tamamı neyi gerektiriyorsa, biz onu seçeriz. Biz susamışsak, su içeriz. Ama bize suyu içiren, şartlarımızdır. Tabii ki isteyerek içeriz. Susamışsak, havaya zıplamayı değil, su içmeyi isteriz. Siz bir karar verme öncesindesiniz, o kararın öncesindeki şartlar size tek bir kararı verdirtir. O aynı şartlar, size hep o aynı kararı verdirtir. Sizi meydana getiren maddi-manevi bütün şartları, genetiğine varıncaya kadar, başka birisine tatbik edebilsek, o başkası, siz olur. Yani iki insanın şartlarının tamamen aynı olması demek, o iki insanın da aynı davranması, hatta aynı insan olması demektir. Dolayısıyla o insan neye karar verirse, öbür insan da o şartlarda aynı şeye karar verir. Hırsızın tüm şartları bize tatbik edilirse, o hırsız biz oluruz. Eşeğin önüne bir sopa yardımıyla bir havuç bağlarlar; eşek o havucu yeme isteğiyle durmadan yürür. Eşek yürüdükçe havuç da ilerler ve bu böyle devam eder. Eşeği ittirerek, döverek, yürütmek de bir metottur, yürümesini istetmek de… Bizi susatıp da su içmeyi istetmesi, sistemin metodudur.
3.Örnek:
Yine bir yaz günü, serin tutan spor bir gömlek almak üzere bir dükkana gittiniz. Dükkandaki gömlek alternatiflerinden biri, toplântılarda giyilebilecek türden ciddi bir gömlek, öbürü ise kumaşı istediğiniz gibi pamuklu olmasına rağmen mor renkte, ve sizde mor rengi sevmezsiniz, diğer tarafta ise geçen sezondan kalan kışlık bir gömlek var. Ve başka bir tarafta da tam sizin zevkinize, isteğinize uygun renkte, yazlık, spor bir gömlek var. Zevk de bir şarttır, koşuldur; sıcaklık da ve siz “özgür iradenizle”, hepsini de seçebilme özgürlüğünüz olduğu halde, o son gömleği seçersiniz. Çünkü başkasını seçmeyi istemezsiniz, şartlar size, özgür iradenizle o gömleği seçtirir, ama burada “zevkime uygun” derken özgür irademize ne olduğuna dikkat edin. Biz elimizdeki topu, şu masanın üzerinde belirli bir itiş hızı ile yuvarlarsak, top biraz sonra düşecektir. Tanrı, hem sistemdeki varlıkları, hem de olayları yaratmıştır(Kur’ân 37/96) ve sistemi ilk yarattığı anda, şartların bir an sonrayı nasıl oluşturacağını, tıpkı topu biz yuvarladığımızda, şartların topun düşmesine neden olacağını bildiğimiz gibi bilmektedir. Ve oluşan her sonuç da yeni şartları oluşturmuş olur. Kaçınılmaz olarak bir sonraki sonuç gelişir ve bu şekilde zincirleme olarak devam eder. Tanrı, bütün varlıkların tüm şartlarını bilmekte olduğundan dolayı, neye karar vereceklerini bilmektedir. İki varlığın her birinin ne yapacaklarını bildiği gibi, O, iki varlığın yanyana geldiklerinde de ne olacağını bilmektedir. Bunu, sistemin tüm zerrelerinin şartlarını, bir an sonra o zerrelerin hangi şartlara geçeceğini bildiği gibi bilmektedir. Ve bu şekilde 1000 sene sonra ne olacağını ve olayın nereye varacağını da bilmektedir.
Şimdi, “benim biraz sonra ne yapacağımı Tanrı biliyor mu?” sualine dönelim.”Tanrı olacakları bilir” demek; O; gelecekte bizim neyi, nasıl, ne zaman yapacağımızı, genel hatlarıyla değil, an be an, zerre be zerre, tüm hücrelerimizde yer alan olaylarla bilmektedir. Bilmektedir ne demek ? Şartları o belirlemiş, olaydan olaya geçişleri, arzuları, zevkleri, düşünceleri O plânlamıştır. Ve bizler (ve her şey) O’nun bildiği davranış ve olaylarla ömrümüzü geçireceğiz, hem de parmağımızı oynatma, başımızı çevirme ayrıntılarına kadar !.. Zaten içinde bulunduğumuz üç boyutlu realite, yani; madde, mekân ve zamandan ibaret bu fizik kâinat bizim içindir. Tanrı zaman boyutuna tâbi değildir ve her şey aslında olmuş, bitmiştir O’nun görüşünde !..
Bir kişi bir iş yaptığında insana; sanki o iş daha iyi yapılabilirdi ve o kişi yanlış yaptı, gibi gelir. Oysa herkes içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla yapmakta olduğu şeyin dışında bir şey yapamaz. Bu yüzden birini yargılamak saçmadır. Bir başkası da o kişinin şartlarında olsa, aynı işi, o kişinin yaptığı tarzda yapacaktır. Bizim geçmişte aldığımız kararlardan pişmanlık duymamız da saçmadır. O şartlarla hep aynı karar verilebilirdi. "Bugünkü aklım olsaydı" diyorsak, bugünün şartları başka olduğundan, o geçmişteki şartlar değişmiş olur. Bu Kâinat düzeninde, en ufak bir zerreyi olması gereken durumdan bir başka duruma ve konuma değiştirmek mümkün olsaydı, çok uzun bir zaman içerisinde her şey olacağından başka bir duruma değiştirilmiş olurdu. Bugün dünyada geçmişten gelen ve şu anda olmakta olan olaylar acaba ne zaman belirlenmişti? Yani bizim bugünkü halimiz ne zaman belirlenmişti? Big- Bang cevabı yanlıştır. Yaratılış 20 milyar yıl önceki bir olay değildir. Yaratılıştan bu yana nice Big-Bangler oldu. Bütün bunlar başlangıçta diyebileceğimiz ezelde plânlanmıştır, İnsanın kader plânı, o insan doğarken belirlenmez. Ezelde, başlangıçta, top-masa örneğindeki topun ilk atıldığı anda, belirlenmiştir.
Haberlerde: "Ölmemesi gerekirken öldü." gibi, "Falan kişi eceliyle ölmedi; kazara öldü." veya "Filan kişi kaderini değiştirdi." gibi sözler duyarsınız. Sanki kişinin kaderi şu şekildeymiş de, bu şekle değişmiştir. Halbuki, kaderi zaten bu şekildedir.Oysa kader konusunu anladığınızda, her varlığın maruz kaldığı olaylar sayesinde bir gerçeği fark etmesinin, farkındalığının artmasının sağlandığını anlayacaksınız. Ve insanlar belli şeyleri öğrenmeleri gerektiğinde, belli kişilere rastlarlar. " Rastlamasaydım, öğrenemeyecektim." yerine "Öğreneceğim için rastladım." demek daha doğrudur.
Şimdi konumuza devam edelim. Tanrısal plânı şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Bir mimar bir ev yaparken, diyelim ki, evin plânını, inşaatta kaç kişinin çalışacağını, işin hangi aşamalardan geçerek sonuca ulaşacağını vb. gibi ayrıntılara varıncaya kadar plânlar. Ve bu plânın içinde rasgeleliğe yer bırakmaz. Yani henüz evin temeli atılmadan ortaya bir parkeci çıkıp: "Ben parke döşemeye geldim." diyemez. İşte bu şekilde Tanrısal plânda da tüm olanlar, an be an, her ayrıntısına kadar plânlanmış, rasgeleliğe yer bırakılmamıştır. "Ben, doğum ve ölüm vaktinin kader olduğuna inanabilirim" diyebilen bir kişi şunları düşünmelidir; doğum ve ölüm vakti tüm canlılar için kader ise; yani hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar da bu kadere tâbi ise, biz adımımızı attığımızda üzerine basarak oradaki bir karıncayı öldürdük diyelim. Karıncanın ne zaman ve ne şekilde öleceğinin kader olduğuna inanan insan, bizim atacağımız adımın da, tam nereye ve ne zaman basacağımızın da kaderde belirli olduğunu kabul etmelidir.
Bugüne kadar kader öğretisi herkese anlatılmamıştır. Çünkü, realitesi düşük insanlarda Tanrı inancı, “günah, korku ve sorumluluk” olarak, toplum düzenine bu gibi insanların uyumunu sağlayan en önemli faktörlerden biridir. Bugün bir çocuğa her şeyi anlatamayız; bazı şeyleri anlaması için büyümesi gerekir. Dolayısıyla realite bakımından gelişmemiş insanla, gelişmiş insana gerçeğin anlatımında farklar olmalıdır. Gerçekler, insanların realitelerine göre farklı ifadelerle anlatılırlar.
Diğer yandan bizim kader hakkındaki bu yorumlarımızın kutsal kitaplara da uyması gerekir. Kur’ân’da (3/147), "Ölümünüzün vakti belirlidir." denmektedir. Sadece ölüm vaktinin değil, her şeyin Tanrısal plân olduğu da, Hz. Muhammed'in bir hadisinde de şöyle anlatılmaktadır: Sahih-i Buhari, İmran İbn-i Hüseyin’den naklediyor ki; Hz. Muhammed'e: "Cennetlikler, cehennemlikler daha dünyada yaşar iken belli midirler?" diye sordum. "Evet." diye buyurdular. "Öyle ise iyi işler yapanlar, niçin yapsınlar?" dedim. "Herkes niçin yaratıldıysa ancak onu yapabilir. Eğer cennetlik yaratılmışsa, iyi işler yaparak yaşar ve cennete gider. Eğer cehennemlik yaratılmışsa, günah işler ve ömrünün sonuna kadar küfür içinde yaşar ve cehenneme gider." diye buyurdular.
Şöyle bir örnek verelim; Bir sahil kasabasında yaşayan bir erkek, çıplak bir halde denize giren, güneşlenen turist kızlardan çok tahrik olmaktadır. Ve bu kızlardan birisi çalıların arasına girdiğinde, kızı tutar ve tecavüz eder. Polis adamı yakalar. Mahkeme sonucunda hapse giren adam pişman olmuştur; ama iş işten geçmiştir. Peki, o adamın bu işi yapmaması mümkün müydü? Olay anındaki şartlara bir göz atalım. Olayda, adamın aldığı eğitim, sabır ve tahammül sınırları, tahrik olma derecesi gibi bir takım şartlar var. Bu arada böyle bir şeyi yaparsa cehennemlik olacağı gibi bir dini inanışa, yani bir başka şarta sahip olsaydı, belki de yapmayacaktı. Ama böyle katı bir dini eğitim de almamış olduğunu farzedelim. Olaydaki tahrik edici faktörler ve tahrike tahammül sigortasının atma sınırı da düşük seviyede diyelim. Belki kız çalılara girmeseydi ve yanına yaklaşmasaydı, yine de yapmayacaktı. Bu da bir başka şart. İnsanların yanlış da olsa yaptıkları şeyleri, onların görgüleri, terbiyeleri, eğitimleri, tahammül dereceleri belirler. Özgür iradeleriyle yapmış görünseler de bu şartlar bir araya geldiğinde yapmamaları ellerinde değildir.
Şimdi bir başka örnek vermek istiyoruz. Benim ve sizin yaşadığımız tarihler aynı tarihe denk gelmiştir. Yani, Kanuni Sultan Süleyman'la konuşma imkânımız olmadı. Çünkü onunla aynı zaman diliminde yaşamadık. Bu da kader plânımızın çizdiği bir özelliktir. Dolayısıyla Tanrı, şu ya da bu olasılıklar gerçekleşirse, bizim dünyada olabileceğimiz ihtimaline yer bırakmamıştır. Yani, şu anda evlenmiş bir çift ve bu çiftin çocuğunu düşünün. Bu ebeveyn tanışıp evlenmemiş veya kendi anne babaları tanışıp evlenmemiş olsaydı, o çocuk doğmayacaktı. Ve o çocuk, doktor olup, birinin canını kurtarmasaydı, o hasta ölecekti, vb. Yani iki kişinin tanışıp evlenmesi, rasgeleliğe bırakılsaydı pek çok şey değişecekti.
Bütün buraya kadar ifade edilenlerde, her şeyin, kendini meydana getiren şartlar tarafından belirlendiği ne kadar anlaşılabilir olsa da, bizim buna inanıp, içimize sindirebilmemiz çok zordur. Çünkü ne istersem onu yapabileceğim, seçebileceğim duygusu bize o kadar hakimdir ki… Ve hepsinden öte; “o zaman bu dünyada bizler birer kukla mıyız ve öyle ise tekâmül nasıl mümkün olacak? Tekâmül, ancak seçme özgürlüğüyle mümkün olmaz mı?” sorularına cevap gerekmektedir.
Şimdi; şayet biz, bizi o anda saran sonsuz şart ile bir an sonraki arzumuzla yaptığımız seçimde katkısız isek, yani her şey Tanrısal plân dahilinde ise, bizler birer kukla mıyız? İşin en önemli yanı burasıdır? Bu durum, yani her şeyin bizi meydana getiren şartlar tarafından belirlenip de, bizim seçiyor olmamız, bir kuklalık değildir. Neden? "Çünkü ben, bu bardağı elime alıp kaldıracağım, ama istersem kaldırmayabilirim." duygusu bizde olduğu sürece, biz kukla değilizdir. Veya evin balkonundan aşağı istersem atlarım duygusu bizde o kadar canlı olarak mevcuttur ki, ama atlamayız, o başka ! Veya şartlar gerektirirse de atlarız. Yani ihtimalin olması demek, şartlar oluşmadıkça onu seçeceğiniz anlamına gelmez.Biz hep şartlarımızın belirlediği seçimleri yapıyor olsak da, başka ihtimallerin de olması ve "Başka bir seçimi yapabilirim" duygusu taşımamız, bizi kuklalıktan ayırır, işte bu nokta çok önemlidir. Şartlar bizi susatıyor ve bize suyu içirtiyor ama biz "istersem suyu içmem" duygusuna sahipsek, kukla değilizdir.
Biz, burada yüzlerce sayfa boyunca her şeyin kaçınılmaz bir plân olduğunu anlatsak, kesinlikle tüm yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın dini tabirle “Levh-i mahfuzda” belirli olduğundan bahsetsek dahi, bizde "istersem yaparım, istemezsem yapmam" diye öylesine bir özgürlük duygusu vardır ki; o duygu, bu şekildeki bir kader inancını kesinlikle şüpheyle karşılamamıza neden olacaktır.
Bütün mantıklı açıklamalarımız, Kur’ân ayetleri, hadisler, şunlar bunlar, sizdeki bu özgür irade duygusunu yok edemez ve bu duygu her şeydir ! Çünkü bizi tekâmülde ilerleten o duygudur. Meselâ eğer biz çok merhametli bir insansak, ruhsal tekâmül seviyemizin, yani realitemizin oluşturduğu şartlardan ötürü bu böyledir. Ve önümüze aciz, perişan durumda biri çıkarsa, bizim şartlarımız kaçınılmaz bir şekilde ona yardım etmemizi sağlar. Aslında ortada bizim yaptığımız bir şey yoktur ama biz özgür irademizle ona yardım etmiş olur ve; ”Oh, çok şükür, ben üstüme düşeni yaptım" tatminini yaşarız. Çünkü bizde aynı zamanda, "Yapmayabilirdim" duygusu da vardır. "Yardım etmemen imkânsızdı, bu senin plânında vardı." deseler de, bizdeki o duygu çok önemlidir. Bir de bunun tersi vardır. "Tüh be, keşke yapmasaydım." diyebiliriz. Yani "iyi ki yaptım" ve "keşke yapmasaydım" veya "isteseydim yapardım" duyguları tekâmülü yürüten yegâne duygulardır.
Şu da sorulabilir; bizim bütün davranışlarımız Tanrısal plân dahilinde ise, kutsal kitaplarda neden "Öyle yapın, böyle yapmayın." denilmektedir?... Çünkü insan özendirilmek istenilmektedir, insanın "iyi ki böyle yaptım, iyi ki yapmadım, keşke yapsaydım, keşke yapmasaydım, bak kutsal kitapta da böyle söyleniyor” diye düşündürülerek tekâmülü sağlanıyor. Gerisi, yani yapılıp yapılmayacağı zaten kaçınılmazdır. Tanrısal plân dahilinde, mecburiyetlerin ve şartların yaptırımları içerisinde bulunuşumuzdan dolayı Tanrısal sisteme alınmak, gücenmek gerekmiyor. Bu bir eğitim programı gibidir. Özgür irade duygusu ile bir takım pişmanlıklar vs. yaşıyorsak gerisi önemli değildir. Biz bir çocuğa trafik kurallarını öğretmek için sanal bir trafik ortamı yaratabiliriz. Bu ortamın gerçek olup olmamasının önemi yoktur. Çocuk trafik kurallarını bu sanal ortam olmasa idi öğrenemeyecekti. Tanrısal plân da bu şekildedir.
Kur’ân’daki çok huzur verici bir ayet de “Rızık Allah’ın garantisi altındadır" dır (Kur’ân; 11/6, 15/20). Fakat öte yandan bize "Rızkım Allah'ın garantisi altında nasıl olsa" deyip yan gelip yatırtmayacak olan, "Rızkımı elde etmeliyim" duygusu da verilmiştir. Her şey Tanrısal plân dahilinde olsa da, asıl önemli olan, öğretiyi almamızdır. Elimizi kazara ateşe değdiririz, "Tüh, ben ne yaptım" deriz. Elimizi ateşe değdirmemiz plân gereği kaçınılmaz bir şey olsa bile, bu kaçınılmaz deneyimle bir şey öğrenmiş oluruz. Bir spiritüel bilgide; “İyilik de tıpkı kötülükler gibi plân icabıdır, onun için iyilik yapmak diye bir şey yoktur. Fakat, iyiliği idrak etmek, onun farkına varmak vardır” denilmektedir. Burada küçük bir nüansı belirtmekte yarar var: “Her davranışımız belirlidir ve biz onu yapmaya mecburuz” yerine; “ Davranışımız, birçok seçeneğin içinden, şartlarımızın belirlediğinin en uygunu olarak, bizim tarafımızdan seçilmektedir.” tarzında anlamak daha doğrudur. Ancak şunu da bilmeliyiz ki; “O şartlarda başka seçimimiz de olamazdı zaten” !
Aslında iyilik ve kötülük derken, bunlar da insan realitelerine göre değişkendirler. Meselâ, adamın biri bir dilenciye rastlar; dilenciye: "Sen dilenmeye utanmıyor musun ? git, çalış” der ve kendi kendine: "iyi yaptım, dersini verdim, şimdi ona 3-5 kuruş versem ne olacaktı? Çalışmayı idrak etmesi daha önemlidir" diye düşünerek ve doğru yaptığını hissederek sevap kazanır[Sevap; doğru davranış sonucu, doğru tekâmül hamlesi anlamındadır]. Başka bir adamsa bu dilenciye acır, biraz para verir ve kendi kendine: "İyi yaptım, adam bu akşam bir ekmek alsa yese, biraz karnı doyar hiç olmazsa." diye düşünür ve sevap kazanır. Şimdi, dilenciye para vermek mi doğrudur, vermemek mi? Burada olayın kendisinde değil, kişiye verdiği duyguda doğruyu aramak gerekir. Bu yüzden hayat; "Şunları yap, şunları yapma." diye reçetelerden oluşturulamaz. Her realite, kendi realitesine göre yorumlarda bulunur. Yani bugün bizim için doğru olanlar, insanüstü varlıklar için tamamen yanlış olabilir. Kurban kesen de sevap işler, "Ben cana kıymam." diyen de ! Herkesin yaptığı, kendi realitesine göre doğrudur. Ve başkası hakkında yargıda bulunmak en büyük hatadır. Biz daima bize göre doğru olanları başkalarına empoze ederiz ki, bu da yanlıştır.
İnsanın yaşamında yaşanan hadiseler, senaryosu önceden hazırlanmış bir filmin çevrilmesine benzer. Fakat film tamamen bize bırakılmış olsaydı, bütün nefsâni isteklerimizle dolu bir film olurdu. Bizi en çok geliştirecek olan, zora sokan hadiselere hiç yer vermezdik. Bu yüzden her varlığın yaşadığı her olay, onun hayrınadır. Tabii 'hayır' devamlı isteklerimizin elde edildiği bir yaşam değildir. Dünya'ya gelmekteki sebebimiz veya bir ömürden alınacak en büyük hayır; en yüksek farkındalığa ulaştıracak dersleri alabilmektir. Bir başka spiritüel bilgide de: "İnsan serbestlik duyguları içerisindedir, fakat tamamiyle kontrol altında yönetilmektedir. Her şey önceden belirlenmiş anlardan oluşmuştur ki, bu, yüce bir tahayyülün ürünüdür." denilmektedir. Ve başka bir bilgide de: "Talih; kader plânında olan şeylere önceden teşebbüs etmektir." Yani, sizin büyük bir para kazanmak plânınızda varsa ve siz plânın icabı olarak bir piyango bileti alıyorsanız, buna talih denmektedir. Siz para kazanacağınız için bilet aldınız, bilet aldığınız için para kazanmadınız. Size öyle bir dürtü verilir ki, "Şuradan bir bilet alayım." dersiniz. Çıkacaksa, mutlaka o dürtü verilir ve alırsınız.
Yani sonuçta; biz eylemlerimizi, bizi meydana getiren şartların bileşkesinin sonucu olarak, ama özgür irade duyguları içerisinde yaparız. Bu özgür irade duygusu da bizim tekâmülümüzü sağlar.
Buraya kadar tüm anlatılanlar, Tanrısal Plânın veya Kader Plânının nasıl işlediğini anlatabilmek ve bu çok ilginç konuya ışık tutabilmek için değildir ! Kader öğretisi, insanın bilgeleşmesinde varabileceği en yüksek HÂL olan TESLİMİYET HÂLİ’ne esas olan bilgi olduğu için çok önemlidir ve bilgelik çalışmalarında teslimiyetin ne olduğu mutlaka bilinmeli ve o yüksek hale ulaşılmalıdır.
TESLİMİYET
Tüm spiritüel öğretilerde insanın fark edip yaşayarak, huzur ve özgürlük kazanabileceği en yüksek hallerden birisi teslimiyet halidir. Teslimiyet, bilgelik yolunda kazanılan çok yüksek bir haldir. Ancak onun da dereceleri vardır. “Tam teslimiyet hali”ne geçebilmek için oldukça uzun bir tekâmül süreci ve ileri bilgelik farkındalığı gereklidir. Ama ilk basamak buradan başlar. Kader öğretisini kavradıkça teslimiyet halimiz yükselecektir. Teslimiyet esasta şudur: Bu muhteşem sistemin kurulmasında ve yürüyüşünde; Mutlak Akıl sahibi Tanrısal Şuur ve Onun, bizim en büyük hayrımız için öngördükleri vardır. O bizim sonsuz şartımızı bilerek ve bize, bizden daha yakın olarak(Kur’ân; 50/16), yürüdüğümüz plânı yapmıştır. Bu durumda biz yaşamakta olduğumuz bu plânımız içerisindeki, kendimiz için daha uygun şartları küçücük aklımızla, Ondan daha iyi plânlayamayacağımızdan dolayı, rahatlamalı ve bu plâna güvenmeliyiz. Tanrısal sevgi ve şefkât içerisinde yürütülmekte olduğumuz bu plân, bizim için en hayırlısı ve bizi en fazla geliştirecek olan plândır.
Adeta bize yapacak bir şey bırakılmamıştır; her şey kendiliğinden yürümektedir ve bu durumda geleceğimizin kaygı ve endişesini taşımak dahi bizim sorumluluğumuzdan çıkmaktadır. Bir insanı bundan daha rahatlatabilecek bir durum yoktur ve Tanrısal sisteme olan bu güvenin adına Teslimiyet denir. Ancak, “bize yapacak bir şey bırakılmamış” derken, Teslimiyetin en önemli anahtarı olan şu esas hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır: Plânda yer alacaklar kaçınılmazdır; evet, ancak biz onların neler olacağını bilemediğimizden dolayı ve elimizde sadece “doğru olduğuna inandıklarımız” mevcut olduğundan dolayı; doğru olduğuna inandıklarımızı sonuna kadar savunmamız, uygulamamız gerekmektedir. Ancak sonuçta daima Tanrısal Plânda mevcut bulunanlar vuku bulacağından dolayı, olup bitenler için de; “en hayırlısı buymuş” inancını taşımamız gerekmektedir. Meselâ bir karar öncesindeyiz diyelim: "Şöyle mi yapsam, böyle mi yapsam?" diye düşünüyoruz. Bir karar almadan önceki teslimiyetimiz ne olmalıdır? Bir karar aldıktan ve o kararı uyguladıktan sonraki teslimiyetimiz ne olmalıdır? Biz, bir karar öncesinde olduğumuz zaman, inandığımız ve bize doğru gelen değerlerle olayı değerlendirir, kararımızı veririz. Yani, aslında doğru diye bir şey yoktur, her realiteye, herkese göre doğrular değişir. Fakat her realite, kendisine doğru görünen bir doğruya sahiptir. Doğrular değil, bizim doğru olduğuna inandıklarımız vardır. Ve bu şekilde seçimimizi yaparız. Böylece, biz bize düşeni yapmış oluruz. Ondan sonra da biliriz ki, seçtiğimiz; zaten plânımızdaydı, zaten seçmemiz gerekeni seçtik. Başka türlüsü olamazdı ve bu seçimimizin sonucunda olacaklar da Tanrısal plânda var olanlardır. Bu yüzden bizim hiç kaygılanmamıza gerek yoktur ! Başımızdan geçmiş olaylar için de kabulümüz şudur ki; "Zaten başka türlüsü olamazdı ve Tanrısal plân içinde olan her şey, benim en yüksek hayrım için gerçekleşen en mükemmel olaylardır. Tecavüze uğramış, soyulup soğana çevrilmiş, yıllarca hapishanelerde yatmış, en büyük haksızlıklara uğramış, şu veya bu hale düşmüş olabilirim. Ama bilmem gerekir ki; bunlar Tanrısal kararlardı ve benim en yüksek hayrım içindi.” Geçmiş için durum böyleyken gelecek için ise; doğru olduklarına inandıklarımızı uygulamak için sonuna kadar mücadele etmemiz gerekir ki; bu teslimiyet hali 'Aktif, dinamik teslimiyet' tir. "Nasıl olsa, kaderimde ne varsa, o olur." deyip yan gelip yatma anlayışındaki, 'Miskin teslimiyet' değildir. Doğru olduğuna inandıklarınızı sonuna kadar savunun ! Çocuğunuzun falanca okulu kazanmasını gitmesini istiyorsanız sonuna kadar gayret edin. "Ama kaderde hangisi varsa, zaten o olacak." diye inanarak da gönlünüzü ferah tutun. Tabii ki, kaderimizde plânlanmış olan olacaktır, ama biz olacakları şimdiden bilemiyoruz. Bize düşen; sadece doğru olduğuna inandığımıza sonuna kadar sahip çıkmaktır. Bu tutum teslimiyet inancında en önemli anahtardır ! Doğru olduğuna inandıklarımız için mücadele ederken, teslimiyet hali içerisinde olmalı ve: "Ben bunu seçtim, istiyorum ama olmayabilir, nasılsa netice hayrıma olacaktır." diyebilmeliyiz ! Ve uğruna mücadele ettiğimiz şey şayet gerçekleşmezse de : "Demek ki, bu sonuç benim hayrımaymış." diyebilmeli, teslimiyetimizi muhafaza edebilmeliyiz. Meselâ bir hastanız varsa, onu kurtarmak için elinizden geleni yaparsınız. Ama kurtaramadığınızda da, bu durumun, onun ve sizin -herkes ve her şey için- en yüksek hayrınıza olduğunu bilmelisiniz. Teslimiyeti kavramak; teslimiyet konusundaki okuduklarınızı bilmek değildir. Bu anlatılanları yaşayabilmektir. Siz, bu bilgileri yaşamınıza bir rahatlayış, bir huzur olarak yansıtabilirseniz, teslimiyet hali içerisine girmiş olursunuz. Şimdi buraya teslimiyet konusunda bir spiritüel bilgiden alıntı yapmak istiyoruz:
"Şayet bir şahıs, diğer insanlar tarafından herhangi bir cezaya çarptırılmışsa, ona bu cezayı lüzumlu gören yer, aslında toplumlar ya da mahkemeler değil, her yerde ve her zaman insanlara ve toplumlara gerekeni veren, onları tekâmül ettirecek hadiselerle karşılaştıracak olan TEK YER’dir." Yani haklı yada haksız hapishaneye düşerseniz, sizi hapishaneye gönderen yer, gerçekte mahkemeler değil, Tanrısal plândır ve bu sizin tekâmülünüz için gerekli olandır. Yaşamınızda maruz kaldığınız her durumu, görünürdeki sebepler olarak değil, Tanrısal sistemin öngörüsü olarak algılamanız; teslimiyettir !
Şimdi yine bir spiritüel mesaj olan ve Teslimiyet konusunda varılabilecek en yüksek idrak olan şu bilgiye çok dikkat edelim:
"Herhangi bir şeyden şikayetiniz var ise, Allah'tan şikayetiniz var demektir !"
Ahmet Amiş efendi'nin bir sözünü de burada belirtmek gerek: " ’Bu böyle olsun, şu şöyle olsun' dan kurtuluncaya kadar bir mürşide muhtaçsın." Burada Ahmet Amiş efendi, "Bu niye böyle olmadı, şu niye şöyle olmadı?" yargılarından, "Keşke" hayıflanmasından bahsetmektedir. Şimdi işi bir başka yönünden de ele alabiliriz. Olacaklar belirlidir. Olacakları önceden kısmen fark eden bir kehanet müessesesi vardır. Hatta olacaklar yakınlaşırsa, bunu siz de sezebilirsiniz. Bütün olayların hepsi kozmik plânda aynı ânın içinde gerçekleştiği için, zaman boyutunu aşabilen insanlar geleceği hissedebilirler. Meselâ Edgar Cayce, bir Amerikan basketbolcusuna, bir sonraki oynayacağı maçta kaç sayı yapacağını söylemiş ve bunda haklı çıkmıştır. Tabii ki bu tip kehanetlerin peşine düşmek hatadır. İnsan, olacakları bilmemeli ama, olacakların, onun en büyük hayrına gerçekleşeceğini bilmelidir. Ve huzur içerisinde Tanrısal plâna teslim olmalıdır. Tanrı zamandan münezzehtir. Onun katında her şey olup bitmiş, bir an’da olmuştur. Tanrı ebedi şimdi'dedir. Fakat bizim olayları hazmetmemiz ve gerçeği fark etmemiz için zaman illüzyonu yaratılmıştır.
|
Edited by - on |
 |
|
|
scieno
Kehribar
  
Turkey
87 Posts |
Posted - 10/03/2007 : 23:11:19
|
Kaderin açıklanması kadar kolay birşey varmıdır acaba? Öncelikle bilelim ki, bu büyük teknoloji ürünü yaradılışta hiçbir şey tesadüf değildir. Çok basite indirgeyerek anlatmaya çalışacağım:
İlk yapılan bilgisayar programı BASIC tir. tanımı ile kelimelerin baş harflerinden çıkan kelime de uyumlu. ne adı nede ilk bulunan oluşu tesadüf değildir ve insan yaşamının akışını -kader konusunu- en kolay şekilde açıklar.
bu programa belirli değerler girersiniz, program sonra kullanıcıların girdikleri komutlara göre size bilgiler hesaplamalar sonuçlar verir. temel öğeler programdaki <<IF/eğer>> ve <<THEN/o>> zaman ve <<GO TO/(oraya-şuraya) git>> komutlarıdır. girilen değerler nelerdir -hayatınızda- genetik yapınız, yıldızların konumu, anne babanızın, ortamın durumu v.s. (yüzlerce farklı bilgi girebilirsiniz)
IF, THEN, GO TO lar nasıl çalışır? diyelim bir program 100 bin satır. en son satırı END dir. bu satıra gelinince program kapanır.
(sizinde belirli bir -yaşam- süreniz var ve en son satırınız var yaşamınızda -END- olarak.) -Yaratıcı herkesi eşit yaratmıştır-
yukarıdaki paragraftan devam edelim: verilen değerleri ve IF leri THEN leri GO TO ları siz koyun hayatınıza.
İki otomobiliniz var, -diyelim-, birisi eski model standart, diğeri yeni, ABS, ANTISKID v.s. donanımlı.
birisiyle seyahat ediyorsunuz: yeni olanla, 100 km ile giderken 45 derecelik bir virajı rahat alıyorsunuz, bozuk yolda kontrolu kaybetmiyorsunuz v.s. ama nereye kadar? 180 km ile giderken o virajı aynı şekilde alabileceğinizi, ya da --değerleri değiştirirsek-- yağışlı bir havada yol kaygan iken 100 km hızla bile alabileceğinizi söyleyebilirmisiniz?
ya da diğer eski aracınızla gidiyorsunuz. (diyelim yeni olanla alimallah 180 le bile alırım o virajı diyenleriniz var)
uzatmadan, herkes için aynı olan BASIC programı sizin için şöyle sonuç verecektir.
değerler: hava koşulu,; yağışlı, yol kaygan, aracın durumu: lastikler vasat, otomatik sürüş kontrolu yok(kullanıcıya bağlı) v.s.
IF >> hız 60 km THEN >> (artık buraya her ne yerleştirirseniz, biraz kayma var, ya da herşey normal gibi) GO TO >> next step /sonraki adım (herşey(hayat) rutin şeklinde devam edecektir.) --- pekala şöyle diyelim: IF >> hız 120 km, THEN >> (nereye fırladığınızı, kaydığınızı siz hesap edin koyun yerine,) GO TO >> (eğer yolun aşağısı 50 metrelik bir uçurum ise) END (yani son satırınız.)
diğer bir yaklaşım, iç içe yürüyor program! yaşamınızda belirli parametreler vardır. size bir şekilde, rüyalarla, fallarla bildirilir bunlar. (ben bunları bilemezken allahın çingenesi mi bilecek benim geleceğini derseniz, sizi yormıyalım! siz devam edin)
bir dosya kağıdı alın elinize, ortasına boydan boya bir çizgi çizin.
ve sıra sıra yaşamınızdaki belirli parametreleri yazın. örneğin; para, arkadaş, çocuk,bebek v.s.
bunu solunu ve sağını negatif pozitif diye adlandırın. nasıl mı işler bu program? birisi, falcı, rüyanız, -diyelim size bebek sahibi olacağınızı bildirmiştir-.
(evet size hiçbirşey esirgenerek verilmez, tüm mutluluklar sizin içindir).
o çizgi üzerinde bebek vardır, parametre olarak, ama bir tarafında mutlu bir sonuç olarak, diğer tarafta -sizin kendi iradeniz seçiminize bağlı olarak seçtiğiniz yolda istenmeyen bebek olarak vardır, bir evlilikten yerine bir ilişkinizden hamile kalmış olabilirsiniz, bir örnekleme olarak. (erkekseniz, hiçbir zaman evlenmeyi düşünemeyeceğiniz birisi sizden hamile kalabilir. vay halinize, vah!)
dikkat edin, çizginin sağı ve solu derken IF/EĞER ve THEN/O ZAMAN lar var.. seçin karar gelecek sizindir, sizin ellerinizde olarak.
bu parametreleri, örneklemeri kendinize göre çoğaltabilirsiniz.
"kendimiz seçiyoruz" diyorlar, "nasıl" derseniz, bir sonrakinde de onu açıklarım. uzun yazıları okumak sıkıcı, anlamak toparlamak zordur. sevgi ve saygıyla |
Edited by - on |
 |
|
|
Süvari
Elmas
    
Turkey
455 Posts |
Posted - 11/03/2007 : 01:30:15
|
Sevgili scieno
Programda şöyle bir şey de varmı? >IF "Eğer Sonuçlar (hata) verirse" >then "Programda değişikliğe ben karar vereceğim"
>HATA >TANIMSIZ NO: "Ben Karar Vereceğim " >yes: (O)
If ya da
>hata: Otamatik Düzelt >IF "Şikayet edersem aldırma"
Yoksa Farkında olmasak bile ara sıra şimdi yaptığımız gibi.... İşler nasıl gidiyor diye programa bir göz attığımız oluyormu..?
Veya Gerçekte Klavye ye basan parmaklara da "şuraya bas" Diyen bir ben mi var Benin içinde..?
Yani nereye kadar ve ne zaman programa müdahale edebiliyoruz,
Ve son olarak;
Bu Dünyada Beden ve Ruh olarak
Bilgisayarın hangi parçasıyız.
Sevgiler saygılar bizden efendim.... |
Edited by - on |
 |
|
|
scieno
Kehribar
  
Turkey
87 Posts |
Posted - 11/03/2007 : 02:15:23
|
program herkes için eşittir. sonuçlar hata vermişse sizin seçiminiz hata vermiştir. siz hiçbir zaman yalnız değilsiniz. daima gerektiğinde iki kez uyarılırsınız. eğer halâ umursamadıysanız üçüncüde kapı ardına kadar açılır. ama siz bu aşamada farkına varır iradenizi kullanır ve "hayır diyebilirseniz, kazanan siz olursunuz.
öğreti kitaplarında yazan "seçim ve sonuç sizindir" ifadesi, bizden bu kadar, başınızın çaresine bakın anlamında değildir yani.
evet zaman zaman kendinizi gözden geçirmez misiniz, güncel hayatınızda da. aklı başında insan yaptuığı hataları mı tekrarlamaya devam eder, yaptıklarını tekrarlamamaya mı? cevap sizde mevcut.. |
Edited by - on |
 |
|
|
Pleiades
Gezgin
Turkey
2 Posts |
Posted - 16/03/2008 : 12:08:58
|
Kaderi yaptığımız seçimlerin doğrultusunda biz yaratırız Bu gezegen özgür irade gezegenidir hangi kutbu "pozitif yada negatif" seçeceğimizi kendimiz belirleriz. Yani daha önceden yazılmış çizilmiş bir matbu yoktur benim düşünceme göre
|
Edited by - on |
 |
|
|
Süvari
Elmas
    
Turkey
455 Posts |
Posted - 16/03/2008 : 22:05:16
|
http://www.budur.com/forum/topic.asp?TOPIC_ID=574
Sevgili Pleiades
Bu konuyu takip ederken Kopyaladığım linkte Sevgili dostumuz "oe" nin birin hikayesi başlıklı yazısını okuyunca zihnimdeki soruların çoğuna cevap bulmuştum..!
Herkesin emeğine sağlık
Sevgiler |
Edited by - on |
 |
|
|
safran
Elmas
    
612 Posts |
Posted - 17/03/2008 : 02:41:54
|
Kaderin oluşu değildir sorun; çünkü insan birşeyi inatla isterse onu elde eder. Korkunç olan istediğimiz şeyi elde ettikten sonra ondan bıkmamızdır. O zaman sucu kaderde değil, kendi isteğimizde bulmalıyız.....
|
Edited by - on |
 |
|
|
Süvari
Elmas
    
Turkey
455 Posts |
Posted - 31/03/2008 : 20:50:14
|
Evet arz ve talep bu dünyaya nasıl çekildiğimi hatırlar gibiyim... Sanki bütün aradıklarımın cevabı burda idi.. GEL.. GEL.. Diyordu.. Ve içimden bir ses ona eşlik ediyor.. GİT.. GİT..
Buraya geldikten sonra elde ettiğimiz şeylerden bıktığımız içinmi...Mutsuz olduk..?
Sevgiler efendim |
Edited by - on |
 |
|
|
Süvari
Elmas
    
Turkey
455 Posts |
Posted - 19/10/2008 : 07:43:59
|
Kader; Geçmişten geleceğe baktığında bir defterdir. İçi senin tarafından doldurulmayı bekleyen boş sayfalarla doludur. Kader, gelecekten geçmişe baktığında ise bir kitaptır. Çünkü, senin hakkındaki hüküm zamansızlık boyutundan çoktan verilmiştir. Tüm yaşamlarının bütün anlarının kayıtlı olduğu o kitabın kapağı holoğramlıdır. Gelecekten bugüne baktığında kapakta "Nasıl tekamül Ettim.?" yazar. Bugünden geleceğe bakıldığında ise kapakta okunan "Bir şekilde Tekamül edeceğim" dir. Er yada geç Tekamül etmen..... Bütün senaryo, Bu amacın aracıdır.
DONA buRak özDEMİR
............................................ Teşekkürler... sayfalarca irdelediğimiz konu ancak, harika bir biçimde iki cümle ile böyle sunulabilirdi....
|
Edited by - Süvari on 19/10/2008 08:10:21 |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 11:59:51
|
geçmişten bakınca, kader,bizim tarafımızdan yazılırmış gibi... gelecekten bakınca ,kader, çoktan yazılmış olanı yaşamak gibi...
şimdi,şu andan,bakınca,(ki aslında tek gerçek konumumuz bu,geçmişten geleceğe veya gelecekten geçmişe doğru yaşamıyoruz, şimdiden şimdiye "zıplayarak" yaşamaktayız,)geçmiş ve gelecek,her bir şimdide yeniden üretiliyor gibi.yani geçmiş de gelecek de sabir değil...çünkü şimdi burada,ben her neysem nasıl düşünüyor ve hissediyorsam ona göre şekilleniyorlar.
benin dünya ile ilişkisi değişmediği müddetçe,bu ilişkiye dayalı olarak,geleceğimi öngörebilirim...bu da bir kader var,hissi uyandırabilir. benin dünya ile ilişkisini farkedip değiştirebildiğim oranda,kaderimi kendimin yazdığını düşünebilirim. |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 12:00:52
|
kader ağlarını ince ince örer... zamana hapsolmuş ruhlarımız ağlarda inim inim inler zamanın olmadığı yere git de konuş bakalım kaderinle... bir insandır seni yalnız kılan herkes kendiyle dopdoludur kimsenin olmadığı yerde özgürlüğüm yüreğimde kuytu bir köşe çoğu zaman varlığını unuttuğum…
|
 |
|
|
Cryptos
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 13:07:51
|
Merhaba secretdream;
Ben zaman kavramının, dün ve yarınla birlikte yaşanırlığına inanıyorum.. Eskiden geçmiş le çok ilgilenirken sonraları, geçmişimde asıl beni etkileyenin gelecekte yaşayacaklarımla ilgili olduğunu farkettim.. |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 15:33:59
|
merhaba Cryptos, evet,bence, zaman dün ve yarınla beraber şu andaki şimdide yaşadığımız zamansızlık... zamanın akıp gitmesi fikri,"önce bu oldu sonra bu oldu" şeklindeki düşünme biçimimizle ilgili.(neden-sonuç yasası).aslında zaman akmıyor...kendi bütünlüğü içinde olaylar-imgeler ortaya çıkıyorlar,kayboluyorlar tekrar ortaya çıkıyorlar... |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 18:09:22
|
Zaman uzaydan bağımsız değilmiş.
Ben hala ,benim seçimlerim dediğimiz şeyin ne olduğuna dair aklımda bir kesinliğe ulaşmış değilim zira ben dediğim şey nedir?
Bir tek varlık var ise eğer,herşey aslında bir ise eğer,ben dediğim o bir varlığın bir odağından başka birşey olmamalı yani tek olanın bir başka görünümü olmalı sadece.
Şimdi ben birkaç şey ekleyeyim ve düşünürken siz,birşeyler eklersiniz ya da yanlışlığını gösterirsiniz ve böylece hep birlikte bir yol bulabiliriz belki de.
Aklıma birşey geliyor ama ,bilmem ne derece anlamlı ya da son derece anlamsız birşey. Diyelim ki sonsuz olasılık var. 'Ben' dediğim o olasılıklardan birini seçiyor. Buraya kadar tamam.
Ama bir de şöyle düşünelim. Bir olan her odaklandığında bir yaratım oluşuyor,her odağı aslında kendini bir başka varlık olarak 'imgelemesi'.
Mesela dalga A'yı oluşturacak şekle odaklandı ya da daha doğrusu A' imgeledi ya da her ne yapıyor ise ve A maddesine/varlığına dönüşmüş oldu öte yanda ise, birde B olarak imgeledi kendisini ve B maddesine dönüştü. Dolayısıyla A imgeleminde zannediyor ki'(ben) A varlığıyım çünkü A seçimini yaptım ama işte o B varlığı ve o B seçimi yapmış bir başka varlık'.
Daha önceleri birbirinden farklı bazı şeyler düşünmüştüm,parça parça. Onlardan biri de şuydu:
Çok önceden bir gün,odamın duvarına bakarken bir çivi izi/leke gördüm. Onu kapatmak için bir tablo gerekiyor; der iken,bir anda bu izi neden kapatmak gerektiği sorusu geldi aklıma: Çünkü leke çirkin görünüyor. Sonra şunu düşündüm. Bu lekenin,biraz yakınına astığım süsten daha çirkin olduğunu bana düşündüren şey nedir? Yani ben oldum olası duvardaki bir çivi izinin çirkin olduğuna inanmıştım ama şimdi lekenin neden çirkin olduğunu düşünüyordum. Sonra geriye gittim ve gözlerimi duvardaki lekeye odaklamadan baktım. Bu durumda leke halada çirkin görünecekmiydi?
Lekeye odaklanmadığım an,hem leke silikleşmeye başladı. Bu durumda leke çirkin gibi görünmüyordu çok fazla çünkü lekeyi tam olarak göremez olmuştum. Sonra aklıma birşey geldi. Belkide lekenin orada olmasının nedeni,o noktaya odaklanmamdı. Orada (ya da başka bir yerd ebelkide beynimde)lekenin bilgisi vardı ama ben o noktaya odaklandığım zaman ortaya çıkmıştı. Kuantum Kuramına göre gözleyen -gözlenen bir bütün gibi birbirlerini etkileyip değiştiriyor ise..
Belkide sonuz da böyle. Odaklandığı zaman bilinçli zihni oluşturuyor ve Dünyanın o kadarıda(lekeye bakan ben),ben oluyorum demiştim; kendime. -------
Nihayetinde,herşey zaten varsa bile,bizler zaman illüzyonunun içindeyiz ve aynı an'da hem doğup hem de ölmemiz gerekiyordu,zaman olmasa idi.
Birşey daha yazmıştım,kişisel başlığımda. Bana buna dair de fikir verirseniz sevinirim,'yanlıştır şu şundan dolayı' ,gibi.. -----
'Allah insana ruhundan üfledi'...
İnsana üflediği ruh elma sevgisi taşıyor ise eğer,elmayı seçebilir ama değilse,elmayı sevmeyecekir,seçmek istemeyecetir.
Gözü kapalı biri olsun. Karşısında bir elma bir armut..Bu insan hangisini seçer? Karidesi'göremediğim 'yani onun karides olduğu/hakkında yargıya varmayacağım bir durum gibi birşey.
Görmediği iki şeyden birini ,neye göre(şekil,renk vs...)seçebilir?
Madem seçiyor özgür iradesiyle...Nasıl görmediği birşeyi seçebiliyor?
Görüyor olsa diyeceğim ki'kırmızı renk,yuvarlak şekli vs...seviyor/eğilimli ve bu nedenle elmayı seçiyor'
Ama görmüyor ve yine de onlardan birini seçiyor. -------
Bir de şöyle yazmıştım:
.Dünya benim gördüğüm kadar. .Dünya bir in yarattığı ben' in gördüğü kadar. .Dünya bir in yarattığı ben de gördüğü/görmek istediği kadar. .Dünya ben de bu kadar görünüyor çünkü Dünya'nın bu kadarı ben'im.
------ Bir de Ra 'nın şu sözlerini ekleyeyim:
S:O zaman,Yüksek Benliğim benim için gelecekte neler olacağını bildiği için,şimdi neye gereksinimim duyulduğunu bilme açısından çok büyük bir avantaja sahip. Öyle mi?
Ra:Bu doğru değil,çünkü böylesi özgür iradenin ortadan kaldırılması olurdu. ---
Bence bu önemli olabilir zira geleceği bilmiyor olması özgür irade olarak tanımlanıyor. Varlığın geleceği bilmemesi,gelecekte ola-cak olanı değiştirir mi?
Tanrı bile dalga fonksiyonunu bilse de sadece,konum ile hızı bilmiyor. Şimdi karşımdaki yeşil ve kırmızı elma, ve seçim şansı verilmişse bana ama zamanın olmadığı durumda benim hangi elmayı seçeceğim belli ise eğer,kendimi elmayı seçmek konusunda özgür hissetmezmiyim? Paralel evrenlere de bakalım mı,bize yardımcı olablecek birşey söyleyebilir mi dersiniz?
Bir de Ra'nın şu sözleri var:
Soru:Bizim hayal dediğimiz şeyler başka yoğunluk derecelerinde gerçekleşebilirler mi?
Ra:Bu hayalin yapısına bağlıdır. Bu çok geniş bir konudur. Söyleyebileceğimiz en basit şey şu dur. Eğer bu hayal,genel bir düşünceye dayalıysa,olabilirlik /olasılık bileşimlerinin sonsuzluğuna girerek yaratıcısının(hayali görenin)enerji alanlarına bağlı kalmaksızın başka bir yerde meydana gelebilir.
Soru:Bunu biraz daha açıklığa kavuşturmak istiyorum. Örneğin ,ben güçlü bir biçimde bir gemi inşa ettiğii hayal etsem,bu başka yoğunlukların birinde gerçekleşir mi?
Ra:Bu olabilir/olmuştur/ya da olacaktır. Soru.Bir varlık diğer bir varlıkla savaştığını kavga ettiğini güçlü bir biçimde hayal ederse,bu da gerçekleşebilirmi?
Ra:Bu durumda varlığın fantezisi kendi benliği ve başka benlikle ilgilidir,bu da düşünce-formunu,bu düşünce-formunun yaratıcısı olan varlığa bağlı olabilirlik/olasılık bileşimine bağlar. Bu da,olayın üçüncü titreşim derecesinde meydana gelmesi olalilirlik/olasılığını arttırır. -----
Aslında ben pek çok yerde parça parça,bu konu üzerine doğru ya da yanlış birçok şey yazdım. Değerlendirilip bana yeni fikirler veren olursa diye.
Ra bir de şöyle demiş,70.celsede:
Ra:Dediğiniz doğru değildir. Yüksek Benlik geçmiş benlikleri yönetmez(manipüle etmez). Mümkün olduğunca korur,istendiğinde rehberlik eder ama aslolan özgür iradedir. Özgür irade ile kaderciliğin görünürdeki aykırılıkları,gerçek eşzamanlılık(aynı zamanda değişik düzeylerde varoluş)diye birşeyin varlığı kabul edildiğinde yok olur gider.Yüksek benlik,o noktaya gelinceye kadar akıl/beden/ruh bieşiminin geçirdiği bütün deneyimlerin ve tekamülünün bir sonucudur(nihai ürünüdür) --------
Bir de şunu alıntılayayım,sizlerin değerlendirmesine sunayım:
Evren bir Hologramdır
Bohm 1930’da Pennsylvania Devlet Kolejine başladığında kendisine meydan okuyan en yüksek zirveyi buldu, çünki burada kuantum fiziğiyle ilk kez karşılaşmış ve büyülenmişti.
Kuantum gerçekliğinin Bohm’un özellikle ilgisini çeken yönü, birbirleriyle hiçbir ilişkisi olmayan atomaltı olguların arasındaki garip karşılıklı bağlantı olduğunu gösteren durumlardır.
Bu görüş, kuantum fiziğinin kurucu babalarından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr’a aitti. Bohr’a göre, eğer bir atom altı parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman bir parçacığın gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin anlamı yoktu. Bu görüş, bir çok fizikçiyi rahatsız etmişti, çünki bilim büyük ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceği konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr’un görüşünden rahatsız olan fizikçilerden biri de Einstein’dı. Einstein, kendisinin kuantum kuramının oluşmasında oynadığı rol ne olursa olsun, bu acemi bilimin tuttuğu yoldan hiç memnun değildi. Bohr’un, gözlemlediği zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilemeyeceği yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünki bu görüş, kuantum fiziğinin diğer bulguları ile birleştirildiğinde, atomaltı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu.
Bu bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya da yakından ilişkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin yaratılmakta olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, fizikçilerin pozitronyum adını verdiği son derece değişken atomu düşünelim. Pozitronyum atomu bir elektron ve pozitrondan (pozitron, pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluşur. Bir pozitron elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda birbirini yok ederek iki ışık ya da iki ‘foton’ kuantasına(*) ayrışır ve birbirlerine ters yönlere doğru uzaklaşır (bir parçacık biçimine girmek bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum fiziğine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşmış olurlarsa olsunlar, herzaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler.(Polarizasyon, fotonun doğduğu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)
Einstein ve arkadaşları, hiçbir matıksal gerçeklik tanımının böyle ışıktan hızlı bir bağlantının varlığına izin vermeyeceğini düşünüyorlardı, bu yüzden Bohr yanılıyor olmalıydı. Bu tartışma günümüzde Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu ya ad kısaca, ERP paradoksu olarak bilinir. (*)
Bohr, Einstein’in tersine bir tür ışıktan hızlı iletişimin söz konusu olması yerine, başka bir açıklama önerdi. Atomaltı parçacıklar gözlemlenmedikleri zaman var olmuyorsa, ‘bağımsız nesneler ‘ olarak düşünülemezlerdi. Böylece Einstein, ikiz parçacıkları birbirinden ayrı ‘nesneler ‘ olarak görmekle bir yanılgıya düşüyor ve açtığı tarışmanın temelini bu yanılgı üzerine oturtmuş bulunuyordu. Oysa bunlar, bölünmez bir sistemin parçalarıydı ve bunları başka türlü düşünmek anlamsızdı.
Genç bir fizikçi olduğu yıllarda Bohm’da Bohr’un önermesini kabul etmiş ama Bohr’un ve takipçilerinin karşılıklı bağlantı konusuna fazla önem vermemiş olmaları onu şaşırtmıştı. 1947’de Pricteton Üniversitesinde, metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley’de yaptığı araştırmayı genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley’de incelediği plazma gibi, bunlar da artık birbirlerinin ne yapacağını bilen parçacığa ilişkin durumlar değildi, ama tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçalardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yapacağını biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kollektif davranış biçimlerine plazmonlar adını verdi ve bu buluş onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını sağladı.
İlginç bir anektot ise, Bohm’un kafası Bohr’un kuantum kuramını yorumlayış tarzına daha çok takılmaya başlamıştı. Kendi anlayışını geliştirebilmek için bir ders kitabı yazdı ve kitabının birer kopyasını Bohr ve Einstein’e göndererek onların görüşünü almayı istedi. Bohr’dan hiç bir yanıt almadı, ama Einstein onunla ilşkiye geçti hatta ikiside Princeton’da bulunması sebiyle altı ay kadar süren esin verici görüşmelerin sonunda Einstein büyük coşku ile Bohm’a, kuantum fiziği kuramının bu denli açık seçik anlatımıyla ilk kez karşılaştığını söylemişti.
Einstein’le yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, Bohr’un yorumuna alternatif olacak işe yarar bir yol aramaya başladı. Elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığında da var olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca Bohr’un dokunulmaz duvarlarını altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-alt düzeyi bulunduğunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyeli alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne egemen olduğunu tasarladı.
Bu yeni yaklaşıma karşı aldığı tepkiler genelde olumsuzdu. Bu saldırıların sertliğine karşı Bohm’un, Bohr’un görüşünün izin verdiğinden daha fazla gerçek lik olabileceğine olan inancı hiç sarsılmadı.
Kunatum potansiyelinin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klasik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayırmakta olduğunu ima eden başka özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin önemiydi. Klasik bilim, tüm bu sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr’un atomaltı parçacıkların bağımsız “şeyler” olmayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin bütünsellik olduğunu öne sürüyordu.
Kuantum potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam düzeyimizde neslelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm’un kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin gereçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe “mekansızlık” adını veriyorlar.
Ve Bohm ve Pribram Birlikte
İki bilim adamının kuramları, yeni bir dünya tasarımı yaratmaktadır: Beyinlerimiz, temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır: Beyin, holografik evrenin içerdiği bir hologramdır.
Pribram açısından, “Bizim ötemizde” yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca, beyinlerimiz bu holografik karmaşayı alıp onu taşlara, sopalara ve dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır. Başka bir deyişle, bir porselenin pürüsüz yüzeyi ve ayaklarımızın altındaki plaj kumu, gerçekte yalnızca fantom organ sendromunun (*) süslü bir çeşitlemesidir.
Burada Advaita Vedanta’yı araştırırken öğrendiğim 7. Yüzyıl felsefecisi Shankara’da porselen-plaj kumu örneği yerine bakın şöyle demiş;
Sahankara, dünyanın sadece varlığı bizim idrakimize dayandığından dolayı gerçek olmadığını söylemiyor. O’na göre dünya hem vardır, hem yoktur. O’nun gerçek olmadığı, aydınlanmış bir ruh, en yüksek mistiki tecrübeye ulaştığı zaman anlaşılabilir. Aydınlanmış bir ruh, deneyüstü (transcendental) şuurluluğa ulaştığı zaman, Benliği (Atman) (*), saf mutluluk, saf akıl ve ikincisi olmayan Bir olarak idrak eder. Bu şuurluluk durumunda her çokluk anlayışı her çokluk anlayışı kaybolur, artık benim ve senin duyguları yoktur. O zaman benlik, bu dünya görüntüsünün temeli, Bir, Gerçek, Brahman olarak mümtaz olur. Advaita Vedanta, düşünce ve madde dünyasının en yüksek gerçeğini red eder. Zihin ve madde, sonlu objeler ve benzerleri, Brahman’ın (*) yanlış bir tefsiridirler, Shankara’nın öğrettiği şey budur.
Tıpkı bir çamur çanağın veya vazonun, çamurdan başka, bir şey olmadığının anlaşılması gibi , esasen Brahman olan, Brahman’dan doğmuş olan bu kainatın sadece Brahman olduğunu anla, Brahman’dan başka hiçbir şey yoktur.
Eşzamanlılık; gerçeklik kumaşındaki defo…
Jung çarpıcı doğalarından ötürü, böyle eşzamanlılıkların rastlantısal oluşumlar olmadığı kanısına vardı, bunlar aslında kendini deneyimleyen bireylerin psikolojik süreçleri ile bağlantılıydı. Ruhun derinliklerindeki bir oluşumun fiziksel dünyadaki bir olay yada olay dizisine nasıl neden olabildiğini kavrayamadığı için, yeni bir ilkenin bu güne dek bilimin henüz tanımadığı nedensellik dışı bir bağlantı ilkesinin söz konusu olduğunu düşündü.
Jung bu fikrini öne sürdüğünde fizikçilerin çoğu onu ciddiye almadı. ( Walfrang Pauli hariç) Ancak şimdi, mekansızlık bağlantılarının varlığı saptandıktan sonra, bazı fizikçiler Jung’ın görüşünü yeniden gözden geçirmektedir. Fizikçi Paul Davies, “Mekansızlık olgusuna sahip bu kuantum etkileri gerçekten bir anlamda, bir tür eşzamanlılık biçimidir; şöyle ki, bunlar olaylar arasında herhangi bir nedensel bağıntı bulunması yasaklanmış bir bağlantı- daha doğrusu karşılıklı bir ilişki-kuruluyorlar” diyor.
Eşzamanlılığı ciddiye alan başka bir fizikçi de F.David Peat’dır. Peat, Jung tipi eşzamanlılıkların yalnızca gerçek olmakla kalmayıp, bunların saklı düzenle ilgili başka bir kanıtı daha sunmakta olduğunu söylemektedir. Bohm’a göre şuur ve madde arasındaki görünür farklılık bir yanılsamadır, ancak her ikisi de nesnelerin ve lineer zamanın belirgin dünyasında ortaya çıktıktan sonra oluşan yapay bir olgudur. Eğer, her şeyin kaynağı olan temelde ya da saklı düzende zihin ve madde arasında bir bölünme yoksa, ortaya çıkan gerçekliğin bu derin bağlantının izlerini taşımakta olmasında şaşıracak bir şey yoktur. Peat bu yüzden eşzamanlılık fenomeninin, gerçekliğin kumaşındaki defolar, tüm doğanın altında yatan bu engin ve tekil düzene kısa bir göz atmamıza izin veren anlık çatlaklar olduğuna inanıyor.
Başka türlü söyleyecek olursak, Peat eşzamanlılığın, fiziksel dünyayla içsel psikolojik gerçekliğimiz arasında hiçbir ayrılık bulunmadığını açıklamakta olduğu düşüncesindedir. Peat’a göre, bir eşzamanlılığı deneyimlediğimiz zaman, aslında deneyimlemekte olduğumuz şey, “insan zihninin bir an için gerçek düzeninde çalışması, toplumun ve doğanın içine yayılarak, giderek incelen düzeyler boyunca ilerleyerek, zihnin ve maddenin kaynağından geçip yaratıcılığın içine dalmasıdır.
Sonuç olarak biraz da diğer öğretilere baktığımız da;
Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünki sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.” Yalnızca büyük yogilerin zihnin daha derin düzeyleriyle ilişki kurabildiği ve böylesi güçleri şuurlu olarak kullanabildiği söylenir, bu amaca erişmek için yaptıkları şeylerden biri de diledikleri yaratıyı sürekli olarak imgeleme çalışmaları yapmaktır. Tibet’in tantrik metinleri, bu gibi amaçlar için oluşturulmuş imgeleme çalışmaları ya da “sadhana”lar ile doludur.
On ikinci yüzyıl İran Sufileri, imgelemenin kişinin kaderini değiştirip, yeniden biçimlendirme açısından taşıdığı önem üzerinde ısrarla durmuşlar ve düşüncenin süptil yapısına alam almithal adını vermişleridir. Durugörü medyomlarının çoğu gibi onlar da insanın, çakra benzeri enerji merkezlerince kontrol edilen süptil bir bedene sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunlar aynı zamanda, gerçekliğin Hadarat adını verdikleri daha süptil varlık planlarına dağılmış olduklarını öne sürmektedirler; varlığın Hadarat’a en yakın planı ise, içinde kişinin düşüncelerinin süptil yapısının (alam almithal’in )düşünce imgeleri olarak biçimlendirdiği bir tür gerçeklik kalıbıydı ve bu kalıp sonuçta kişinin yaşamının akışını kararlaştırıyordu. Sufiler konuya ayrıca kendilerine özgü bir anlam da getirmişler ve bu süreçten kalp çakrasının ya da himma’nın sorumlu olduğunu ve kalp çakrasının denetiminin kişinin kendi kaderini etkileyebileceğini öne sürmüşlerdi.
Edgar Cayce’de düşüncelerden somut nesneler ya da maddenin daha ince bir biçimi olarak söz ediyordu, transa girdiği zamanlarda, hastalarına sürekli olarak kendi düşüncelerini yaratmakta olduğunu anlatıyor, onlara “düşüncenin yaratıcı, inşa edici özelliği’n den söz ediyordu. O’na göre, düşünme süreci bir örümcek ağı gibi sürekli örmekte ve ağına sürekli eklemeler yapmaktaydı. Yaşamlarımızın her anında gelecekti enerjilerimizi ve biçimlerimizi veren imgeler ve kalıplar yaratıyoruz, diyordu Cayce.
Paramahansa Yogananda insanlara, kendileri için diledikleri geleceği gözlerinde canlandırmalarını ve onu “yoğunlaşmış enerji” ile yüklemelerini öğütlüyordu. O’nu söylediği gibi, “Konsantrasyon egzersizleri ve irade gücüyle uygulanan bir vizüalizasyon düşüncelerimizi materyalize edebilmemizi sağlar ve bunlar karşımıza yalnızca zihinsel alanlar daki rüyalar ya da vizyonlar değil, maddesel alemdeki deneyimler olarak da ortaya çıkar.
Gerçekten de bu gibi düşünceler geniş yelpaze içinde dağılmış bir dizi farklı kaynakta yer almaktadır:
Buda, “Biz ne düşünüyorsak, oyuz” demiştir.” “Düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle dünyayı oluşturuyoruz.”
Hindular’ın , Hristiyanlık öncesi Brihadaranyaka Upanişadlar’ın da, “İnsan eylemleriyle kendisini yaratır. İnsanın arzuları ne ise, kaderi de odur” diye yazar.
Ve Dördüncü yüzyıl Yunan Filozoflarından Iamblichus da şöyle demiştir : “Doğadaki her şey Kader tarafından kontrol edilmez, çünki ruhun kendine özgü bir ilkesi vardır.”
“İsteyin size verilecektir….Eğer imanınız varsa sizin için hiç bir şey olanaksız değildir.” der İncil.
Ve Kabalistik kitap olan On Üç Yapraklı Gül’de Rabbi Steinsaltz, “Kişinin kaderi, kendisinin yarattığı ve yaptığı şeylerle ilişkilidir.” diye yazar.
Sözün kısası, hologramın icadın edilmesinden çok önce sayısız düşünür evrenin mekansızlık özelliğini taşıyan düzenini algılamış ve bu görünümü kendine özgü yollardan açıklama çabası göstermiş bulunuyordu. Şunu da eklemek gerekir ki, bu çabalar karmaşık teknolojilere sahip günümüz insanlarına göre farklı gelebilirse de aslında algılayabileceğimizden çok ileri bir öneme sahip olabilirler. Örneğin, on yedinci yüzyıl Alman matematikçisi ve filozof Leibniz’in Budizm’in Hua-Yen okulundan haberli olduğu anlaşılmaktadır. Bazılarına göre Leibniz’in evrenin her biri tüm evrenin yansıması içeren “monad”adını verdiği temel birimlerden oluşmuş olduğu yolundaki savı bu tanışıklıktan sonra ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan, Leibniz’in dünyaya integral hesabını armağan etmiş ve bu integral hesabı sayesinde Dennis Gabor’un hologramı keşfetmiş olmasıdır.
Bu yazıyı hazırlarken ana kaynak olarak Michael Talbot’un Holografik Evren isimli, Ruh ve Madde Yayınları tarafından yayınlanan kitabını kullandım. Talbot, kitabında pek çok zorlu kavramı teorik olarak ve kendi deneyimleri ile açıklamaya çalışmış. Ben ise daha çok bilinç, kişisel gerçeklik ve öğretilerin karşılaştırmaları bölümlerine biraz yeni örnekler, bir kaç deneyim ilavesinde bulundum ve kitap dan alıntıları genel de bu yönde olanlardan seçtim. Ekte ayrıca yazı da geçen bazı kelimeler için ilave terminoloji, adı geçen bilim adamları ve düşünürlerle ilgili linkler ve ayrıca konular ile ilgili Ne’te bulduğum bazı linkleri bulacaksınız.
Aıntıdır. |
Edited by - pandora76 on 26/06/2010 18:16:25 |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 18:36:50
|
Şunu da eklemeliyim:
Ra:İsterseniz şöyle düşünün. Evren sonsuzdur. Bunun doğru olup olmadığı henüz kanıtlanmadı ama sizi temin ederiz ki,benliklerinizin,idrakinizin,arayış yolculuğu adını verdiğiniz şeyin ya da yaratılışı algılayışınızın sonu yoktur. Sonsuz olan çok sayıda olamaz,çünkü çok-luk sonlu bir kavramdır. ----
Sonsuz olan çok sayıda olamaz der isek eğer,nasıl sonsuzu parçalara ayırıp,'ben onun bir parçasıyım'diyoruz?
Bir kağıdı iki parçaya bölebilirim ve kağıtları bir araya getirsem bile o tek bir kağıt değil,iki kağıt parçasının biraraya gelerek oluşturduğu kağıttır yani bir değildir aslında. Birşeyi parçalara ayırabilmem için,onun sınırlarının olması gerekir. Sınırı olursa,sonsuz olmaz. Zaten ne içi ne dışı olmyan birşey der isek eğer sonsuza,hiçlikten başka nedir üzerinde konuştuğumuz?
|
Edited by - pandora76 on 26/06/2010 18:38:29 |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 19:58:08
|
Ra 'nın sözlerinin devamı da şöyle:
Sonsuzluğu tanımlamak için onu birlik olarak tarif etmeniz gerekir,yoksa sonsuzluk terimi bir anlam ya da içeriğe sahip olmaz. Sonsuz Yaratan'da sadece birlik bulunabilir. Birliğin basit örneklerini gördünüz. Güneş ışığında bulunan tüm renkleri gösteren prizma gibi. Bu birliğin basit bir örneğidir. ----
Şimdi.. Işık prizmadan geçerken yedi renge ayılırken,yedi ayrı 'varlık mı' olur yoksa ışığın yedi ayrı 'görünümü' mü?
Bu bence önemli çünkü yedi ayrı görünüm,tek 'bir şeye',bir varlığa- ışığa bağlı ise eğer,7 'ayrı varlıktan' bahsetmek niye?
Buradan bakılınca öyle görünüyor,doğru ama zaten sorun da tam olarak nereden baktığımız değil mi?
Eğer birlikten bakabilseydim,7 renk ,ayrı birer varlık mı olurdu yoksa 7 ayrı görünüm mü? Peki diyeyim ki 7 si de ayrıdır. 7 sinide yaratan 'bir ışık' olmasaydı,7 'ayrı renk' olur muydu?
Ve ayrıca şunları da eklemem iyi olur sanırım,toparlamak ve böylece sonuca varmak için:
Veya şöyle diyeyim. Bana dünyayı sorsalar,ben bildiğim tüm ülkeleri anlatsam ne olur ki? Mesela Afrika' da ,coğrafyam iyi olmadığı için,bilmediğim bir x ülkesi vardır. Bana dünya nedir diye sorsalar,ben x ülkesini bilmediğim için,dünya tanımımda x ülkesine yer vermem. Şimdi x ülkesini bilmiyor olmam,onun dünyanın içinde olmadığının göstergesimidir? Ama benim dünyamda x diye bir ülke yok çünkü x 'ten haberim yok. Diğer bir kişi de de y ülkesini bilmiyor ama ben y yi biliyorum.
Öyle ise eğer,içinde x 'in olmadığı dünya,benim dünyamdır. Benim dünyam bana özeldir ve aslında bu benim dünyam olmalı. Ama ben olmasaydım,x 'in olmadığı bir dünya da var olmayacaktı çünkü x 'in olmadığı bir dünya olduğuna inanan ben'im. Ya da Dünyayı eksik tanımlamam,bu tanımımın Dünya olmadığının göstergesimi? -----
Eğer tek varlık var ise,ondan başka seçim yapabilecek kimse yok ve ben dediğim şey de onun seçimlerinden biri sadece.
Demek istediğim şey şu. Verdiğim bir örnek vardı bir yerlerde. Elim benim parçam ve ben istediğim için yazıyor. Ama elim uyuşsa mesela,ben istesemde yazmaz. ----- Peki sen elmayı sevsen ama eriği istesen yada tam tersi, o zaman ne oluyor.. ----- Tabi aslında bir şey daha var. Elim benim parçam demek ne demek? Ben kimim ki elim benim parçam oluyor? Beynime göremi el benim parçam? O zaman ben dediğim beyin mi? Beynimi merkez alırsam ,evet elim benim parçam. Bununla birlikte,elimin uyuştuğunu hisseden kim? El mi yoksa beyin mi?
Herneyse;fazla uzatmayayım. Şu aralar düşündüğüm şeyler bunlar ve örneğimi elma sevmek ama eriği istemek durumuna uyarlarsak.
|
Edited by - pandora76 on 26/06/2010 19:59:41 |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 22:17:12
|
alıntılar ve görüşlerin hoşuma gitti pandora...kendi adına örnek olarak söylediğin/düşündüğün şeyleri ben de düşünmüştüm...
kader ve özgür irade arasındaki ilişki gerçekten çözülmesi zor bir konu bana göre... çünkü bence,ikisi de aynı anda varlar...tümüyle doğru ve gerçek ikisi de...
bu noktayı açıklayabilecek yeterli kelimeye kavrama sahip olmadığımı düşünüyorum...sadece şunları söyleyebiliyorum: 1-bu kadar deterministik ve tek merkezli bir dünyada/evrende yaşamasaydık özgürlüğü hissedemez ve yaşayamazdık. (merkez "ben" dir) 2-geleceği hiç bir zaman tam anlamıyla bilemeyeceğimize göre ve geçmişi de tümüyle hatırlayıp sabitleyecek bir noktada olmadığımız müddetçe ,yani "bilmediğimiz" müddetçe,kaderin ne olduğu önemli değildir. 3-kaderim varsa bile,ve benim dışımda yazılmışsa bile,yaptıklarımdan tamamen ben sorumluyum...
holografi ve bütünsellik konuları çok önemli bence. iki şey bir AN da ilişkiye/iletişime geçtiklerinde tüm tarih ve gelecek yeniden yazılıyor gibi...:) |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 26/06/2010 : 22:39:22
|
quote: pandora76: Öyle ise eğer,içinde x 'in olmadığı dünya,benim dünyamdır. Benim dünyam bana özeldir ve aslında bu benim dünyam olmalı. Ama ben olmasaydım,x 'in olmadığı bir dünya da var olmayacaktı çünkü x 'in olmadığı bir dünya olduğuna inanan ben'im. Ya da Dünyayı eksik tanımlamam,bu tanımımın Dünya olmadığının göstergesimi?
tüm evrenin bilgisi her bir şeydedir...eğer bu böyleyse,farkında olmasan da x'in var olduğu dünyanın bilgisi de sende...her şey birdir ilkesi...insan-tanrı-evren BİRdir...henüz hatırlamamış farkına varamamış olsan da x'in varlığın bilgisi de sende...bir nevi "gizli"...sorun dünyanın eksik tanımlanışını (ki bu ilüzyon/maya oluyor bir nevi)dünyanın tümü olarak varsaymakla başlar...
quote: pandora76: Sonsuz olan çok sayıda olamaz der isek eğer,nasıl sonsuzu parçalara ayırıp,'ben onun bir parçasıyım'diyoruz?
sonsuzun parçalı görüntüsü,sadece görünüm,yani maya..:) quote: pandora76: Çok önceden bir gün,odamın duvarına bakarken bir çivi izi/leke gördüm. Onu kapatmak için bir tablo gerekiyor; der iken,bir anda bu izi neden kapatmak gerektiği sorusu geldi aklıma: Çünkü leke çirkin görünüyor. Sonra şunu düşündüm. Bu lekenin,biraz yakınına astığım süsten daha çirkin olduğunu bana düşündüren şey nedir? Yani ben oldum olası duvardaki bir çivi izinin çirkin olduğuna inanmıştım ama şimdi lekenin neden çirkin olduğunu düşünüyordum. Sonra geriye gittim ve gözlerimi duvardaki lekeye odaklamadan baktım. Bu durumda leke halada çirkin görünecekmiydi?
Lekeye odaklanmadığım an,hem leke silikleşmeye başladı. Bu durumda leke çirkin gibi görünmüyordu çok fazla çünkü lekeyi tam olarak göremez olmuştum. Sonra aklıma birşey geldi. Belkide lekenin orada olmasının nedeni,o noktaya odaklanmamdı. Orada (ya da başka bir yerd ebelkide beynimde)lekenin bilgisi vardı ama ben o noktaya odaklandığım zaman ortaya çıkmıştı. Kuantum Kuramına göre gözleyen -gözlenen bir bütün gibi birbirlerini etkileyip değiştiriyor ise..
Belkide sonuz da böyle. Odaklandığı zaman bilinçli zihni oluşturuyor ve Dünyanın o kadarıda(lekeye bakan ben),ben oluyorum demiştim; kendime.
şöyle de diyebiliriz:sonsuzluk tertemiz bir kağıtsa ben de üzerindeki "leke"yim...:) quote: pandora76: .Dünya benim gördüğüm kadar. .Dünya bir in yarattığı ben' in gördüğü kadar. .Dünya bir in yarattığı ben de gördüğü/görmek istediği kadar. .Dünya ben de bu kadar görünüyor çünkü Dünya'nın bu kadarı ben'im.
benim hayatım ve genel olarak hayat arasında bir fark yok demiştim bende daha önce.burdan şöyle bir sonuca varabiliriz:tüm hayatı bilebilmek için kendi hayatımı,kendimi tanımalıyım...kendini bilen her şeyi bilir.:)
quote: pandora76: Varlığın geleceği bilmemesi,gelecekte ola-cak olanı değiştirir mi?
bence "varlığın geleceği bilmesi",gelecek olanı değiştirir mi demek istedin..sanırım..:) böyle sormuşsun varsayarak: biz sadece "şimdi" yi bilebiliriz.şimdinin içindeki "gelecek" de, (eğer şimdiyi en geniş haliyle görebiliyorsak)büyük ihtimalle görebileceğimiz ve gördüğümüz gibi yaşayacağımız bir gelecektir...ama bu gelecek değişmez anlamında değil...benin evrenle kurduğu temel ilişkiyi değiştirebildiğimiz oranda gelecek de değişir. ama bu ilişkiyi bulmak da değiştirmek de çok zor kanımca..:) |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 27/06/2010 : 00:29:30
|
Teşekkür ederim yorumladığın için.
Varlığın geleceği bilmemesi,gelecekte ola-cak olanı değiştirir mi? --- Derken,kader denilen şey,sadece geleceğimizi bilmememizmi demek istemiştim.
Ra'nın verdiği ışık örneği benim için çok açıklayıcı oldu. Işığı ne bölebiliriz ne de parçalayabiliriz.
|
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 29/06/2010 : 00:24:46
|
Bu konuyu düşünmediğim ve aksine başka bir konuya odaklandığım şu an , bir an'da geldi aklıma. ------ Eğer birlikten bakabilseydim,7 renk ,ayrı birer varlık mı olurdu yoksa 7 ayrı görünüm mü? Peki diyeyim ki 7 si de ayrıdır. 7 sinide yaratan 'bir ışık' olmasaydı,7 'ayrı renk' olur muydu? ------
Tabi ya! Bir ışık,prizma aracılığıyla 7 renge 'ayrılınca',bu 7 'ayrı varlık' tır gibi birşey denilemez çünkü ortada '7 renge ayrılan bir ışık yok'! Sadece ışığın bünyesindeki 7 rengi görmemizi sağlıyor prizma. Prizma yedi rengi gösterince,'ışık 7 renge ayrıldı'demek niye ?
Bu nedenle sonsuzu parçalama-birleştirme düşüncelerim beni sonuca ulaştırmadı.
Aslında hiç parçalanmamış birşeyi,dil ile ifade edilişinden yola çıkıp parçalamaya çalıştım ama ışık aslında hiç parçalanmamıştı zaten!
Öyleyse tıpkı Maharaj' ın da dediği gibi:Ben O'yum demeliyim:)Gülümsüyorum kendime çünkü hepsi bunun içinmiydi diyorum :)
Renklerden yola çıkarak düşünmüştüm bir ara: -----
Yani bütün renkler "beyazı" oluşturmak zorunda ama "kırmızı"renk olamazlar. İşte bu noktada "kırmızı değilde,beyaz olmak yolunda yürümek zorunda iseler eğer,bu renkler ya da renkleri biraraya getiren kişi,ne kadar özgür olabilir"sorusu çıkıyor ortaya. Bununla birlikte bu renkler ve/veya renkleri biraraya getiren kişi,ilk başta özgür iradesiyle "beyazı"seçti. Yani ilk seçime bakarak"hayır özgür değil/değiller gibi görünseler bile,ilk seçim"özgürce"yapıldı!
Sadece yeşil,kırmızı ve mavi değil;sarı,siyah ve benzeri bir sürü renk var(birden fazla seçenek,seçim,özgür irade).Kişi hangi renklerin beyazı oluşturacağını bilmiyor.Zaten işin keyfi de bu,bilmemesi. Renkleri birbirine karıştırıyor,deniyor(yaratım başlıyor) Kırmızı, yeşil ve maviyi karıştıracağına,sarıyla yeşili karıştırıyor önce(varlıkların bir plan sonucunda oluşacak renk için(beyaz)uygun yolu izlememesi)) Aklıma "bizler bir video oyunumuyuz" düşüncesi geldi bu seferde,buna inanıyorum demiyorum ama şu an düşündüm bir an.Her ne kadar çok can sıkıcı olsada,belki hayat amacımızı gerçekleştirebilirsek,biz o video nun başındakiler olacağız. Belkide videodaki oyunlar sırasında yapılan hamleleri videonun başındakiler seçse bile,oyuncularında belli bir durumda nasıl olacakları ile ilgili olasılık hesaplarına dayanan bir sistem vardır
Beyaz renge giden yolu yürüdüm ama bu örnek tam değil elbette sadece düşündüğüm birşey ,doğru/yanlış. Şimdi 1.durumda beyaz yola gidiş 'in öyküsü(zaman var). 2.durumda ise,beyazın nasıl yapıldığını izlemiyorum,beyaz orada "hazır "duruyor.(Beyazın oluş zamanını izlemedim,oluşun zamanı yok) Ben sadece beyaz görüyorum ama beyazın özünde yeşil,mavi ve kırmızı var. Yeşil,kırmızı ve mavinin ,belli bir sırayla biraraya gelerek oluşturduğu "beyaz"var karşımda ama yeşil,kırmızı ve mavinin,farklı bir yolu izleyerek oluşturduğu bir beyaz değil. Ben kişiye"sen bu beyazı hangi yollarla meydana getirdin"desem,o kişi bana"yeşil-kırmızı ve sarı sırasını izledim"diyecek mesela.Yani beyazı oluşurken izlemek yerine,oluş zamanının dışına çıkarak sonucu"beyaz"gördüğümde,beyazın şu andaki tondaki bir beyaz oluşması için "gerekli yolun"(bembeyaz da olabilirdi ama beyazın daha koyu bir tonu)yeşil,kırmızı ve mavinin "bu kadar bir oranla ve sırayla"karıştırıldığını ama başka bir yolun izlenmediğini öğreniyorum. Başka bir yol izlenmiş ise eğer,yine aynı tonda beyaz elde etsek bile,sonuçta başka bir yol izlenerek oluşturulmuş beyaz olacak ama şu anki elimizde olan beyaz olmayacak.
Beyazın oluş aşamalarına zamanın dışından bakarsam.Zamanın dışında beyaz 'da,kırmızı'da ,yeşil'de aynı anda var yani beyaza(sonuca)baktığımızda görmesekte hepsi aynı an 'da mevcut(tabi bunu zaman illüzyonu içinde hayal edemiyorum tam olarak)Yani koyu tondaki,benim şu anki beyazımın tek oluşma şansı bu fakat birşey daha var.
Tabi bununla birlikte biz renk değiliz:)
Şimdi peki bu renkler farklı görünselerde birbirlerinden,birini ötekiyle karıştırınca dğer renk ve sonunda beyaz çıkıyor.Öyleyse,özgür iradelerini birbirlerinden nasıl ayırabilirim? Sonsuz, aynı zamanda sonlu ama sonsuza denk ise,sonsuzun bir parçası da(sonlu) aynı zamanda kendisi olacağına göre,hem sonsuz hem de sonlu olan parçacığın iradesini, nasıl bağlı olduğu sonsuzun iradesinden ayırabilirmiki?
|
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 29/06/2010 : 01:01:46
|
Yani sadece 7 ayrı ifadesini göstermeye yarayan prizmaya bakıp,7 ayrı varlık var zannettim.
Demek bu nedenle Allah'a ortak koşma dinden çıkarıyor. Çünkü herşey bir ve bu nedenle bir olana ortak koşamayız!
Şimdi soru üretme konusunda uzman olduğum için doğal olarak niye 7 renk ama 6 ya da 8 değil diyeceğim:)
|
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 29/06/2010 : 01:05:51
|
Kaderimiz diğer kaderlerlede bağlatılımıdır? Ve kendi kaderimizi şu andaki seçimlerimizle değiştirirken başkladınında kaderine etki edermiyiz yada diğrelerinin kaderlerini değiştirken bizim kaderimizede etkisi olabilirmi?
Sanırım her ne seçim yapıyorsak sadece kendimizin kaderini değil ailemizin ve dışımızdaki tüm yaradılışın kaderine;seçimlerimizle olumlu yada olumsuz katkımız kaçınılmaz..... |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 11/07/2010 : 23:54:25
|
Ben O'yum,sayfa 545;
S:Bazen uzay benim bedenimmiş hissine kapılıyorum.
M:Siz"Ben-bu-beden-im"illüzyonuyla bağımlı olduğunuz zaman,uzay içinde sadece bir nokta ve zaman içinde sadece bir ansınız. Bedenle özdeşlik zannı bittğinde,tüm uzay ve zaman sizin zihninizdedir ve zihin bilinç içinde yalnızca bir dalgacıktır,blinç ise doğaya yansımış farkındalık. Farkındalık ve madde,saf varoluşun aktif ve pasif yüzleridir ve o hem her ikisidir,hem de her ikisinden öte olandır. Uzay ve zaman evrensel mevcudiyetin bedeni ve zihnidir. Hissettiğim şu ki uzay ve zaman içinde vaki olan herşey bana vaki olur,her form benim formumdur,her deneyim benim deneyimimdir. Kendimi ne olarak hissedersem,o benim bedenim ve o bedene vaki olan herşey benim zihnim haline gelir. Fakar evrenin kökeninde saf farkındalık vardır,uzayın ve zamanın ötesinde,şimdi ve burada. Onu gerçek varlığınız olarak bilin ve buna göre davranın. |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 12/07/2010 : 00:07:49
|
Sayfa 408; S:Fakat kendinize baktığınızda ne görüyorsunuz?
M:Bu nasıl baktığınıza bağlıdır. Zihin aracılığı ile baktığımda,sayısız insan görürüm. Zihnin ötesinden baktığımnda ise tanığı görürüm. Tanığın ötesinde,boşluğun ve sessizliğin sonsuz yoğunluğu vardır.
S:İnsanlara nasıl davranmalı?
M:Neden ve ne için plan yapmalı? Böyle sorular endişe işaretidir. İlişki canlı birşeydir.. Kendi iç benliğinizle barış içinde olun,o zaman herkesle barış içinde olursunuz. Şunu idrak edin,olayların efendisi siz değilsiniz,geleceği kontrol altına alamazsınız,salt teknik hususlar dışında. İnsan ilişkileri planlanamaz,o zengin ve çeşitlidir. Sadece her türlü çıkarcılıktran uzak,anlayışlı ve şefkatli olun.
S:Kuşkusuz,ben olanların efendisi değilim,daha çok esiriyim.
M:Ne efendisi olun,ne esiri. Uzak ve ayrı durun.
S:Bu eylemden sakınmak anlamına mı gelir?
M:Siz eylemden sakınamazsınız. O da diğer herşey gibi vuku bulur.
|
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 12/07/2010 : 00:18:52
|
S:Eylemlerimi kuşkusuz kontrol edebilirim.
M:Deneyin,az zamanda göreceksiniz ki yapmak zorunda olduğunuzu yaparsınız.
S:İradem yönünde eylemde bulunurum.
M:İradenizi ancak eylem yaptıktan sonmra bilirsiniz.
S:Arzularımı,yaptığım seçimleri,aldığım kararları hatırlar,ona göre eylem yaparım.
M:O zaman,kararı veren belleğinizdir,siz değilsiniz.
S:Ben nerede devreye girerim?
M:Dikkatinizi vermekle onu mümkün hale getirirsiniz.
S:Özgür irade diye bir şey yok mudur? Arzu etmekte özgür değil miyim?
M:Oh,hayır,siz arzu etmeye zorlanırsınız. Hinduizm'de özgür irade fikri mevcut değildir,dolayısıyla,onunla ilgili bir sözcük de yoktur. İrade kesin kararlılıkla yükümlenme,marazi bağlılık,yani düşkünlük ise köleliktir.
S:Sınırlamalarımı seçmekte özgürüm.
M:Önce özgür olmalısınız. Dünyada özgür olabilmek için,dünyadan bağımsız olmanız gerekir. Aksi halde sizin için ve geleceğiniz için karar veren geçmişinizdir. Siz olmuş olan ile olması zorunlu olan arasında yakalanmışsınız. Buna ister karma,ister kader deyin,fakat asla özgürlük demeyin. Önce gerçek varlığınıza dönün ve sevginin yüreğinden harekete geçin. |
Edited by - pandora76 on 12/07/2010 00:21:19 |
 |
|
| |
Topic  |
|
|
|