| Author |
Topic  |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 28/06/2010 : 11:30:18
|
bugün yaşam ve ölüm imgelerimin birbirine karışmış olabileceğini farkettim. bütünlük,dinginlik,huzur hisleri ve imgeleri bende hep ölümle bağlantılı...ama maharaj gibi bilgeler için bunlar yaşamla,gerçekten yaşamakla ilgili hisler...çok garip.ölümle ilk tanıştığımdan yani onu ilk kavradığım andan beri,ki bu anı çok iyi hatırlıyorum,5-6 yaşlarımdayken dedem ölmüştü,ölüm denilince aklıma hep huzurlu,dingin bir görüntü gelir.hatta çocukken başlayan bir oyunum vardı benim:"ben öldüm oyunu"...kendimi çok huzursuz ve rahtsız hissettiğim zamanlarda,"ben öldüm" oyunu oynardım...çocuğuz ya,her şeyi oyuna dönüştüreceğiz işte...:)...(hala daha yaparım ama adı ben öldüm oyunu değil..:) oyun çok basit,adı üstünde, uzanıyorum yatağa ve öldüğümü imgeliyorum.tabuttayım...üzerimi topakla örtüyorlar...mümkün olduğunca az nefes alıp vermeye çalışıyorum(durum ölüme benzesin diye) ve aklıma gelen her türlü düşünceye:"ben ölüyüm,düşünmeye ve dert etmeme gerek yok sizleri" diyorum.böylece de zihnim boşalıyor bir süre sonra....boşluğa bakmaya başlıyorum...hiç bir şey imgelemeden... şimdi düşününce garibime gitti,aslında bayağı bir meditasyonu andırıyor sanki...:) ben kendimi bildim bileli endişe içinde yaşamışımdır...bu sebeple de hep huzuru aradım...ve huzuru arayarak bulamayacağımı da anladım...çünkü o da zaten sahip olduğum bir şey ama,otlarla,çalılarla etrafı sarılmış üstü kapatılmış gibi...bunlar temizlendiğinde huzur ortaya çıkıyor zaten...ben öldüm oyunu da buna hizmet etmekte...zaten sahip olduğumu görmemi engelleyenleri,yani düşünceleri,kenara çekmek lazım.zihin susunca,boşluk açığa çıkıyor. En başından,huzurun ölüme değil de yaşama ait bir şey olduğunu/ olabileceğini düşünseydim şimdiki halimden daha iyi bir halde olabilir miydim acaba? |
|
|
oe_
Elmas
    
671 Posts |
Posted - 28/06/2010 : 21:16:13
|
Sen söyleyince farkına vardım, bende de huzur ölümle bağlantılı görünüyor.
Ama bunu şu fikirlerle birleştiriyorum. Şöyle bir söz var; "Ölümden sonrasını bilseniz burada bir an dahi durmazdınız".
Aslında ölümden sonrasında da buradaki kadar yaşam var. Yani çizginin iki tarafı da yaşam. Ve bana göre oradaki yaşam asıl ev. Burası ise iş yeri. Yani buraya/gurbete 'çalışmaya' geliyoruz, gelişmek/ilerlemek için. Yoksa bu zahmete girmeyip orada da oturmaya devam edebilirdik. Ama gelişemezdik. Çünkü orada/öbür tarafta yani zaman/uzayda gelişme/değişme imkanı yok.
Durum böyle olunca tabii ki, ev hayatı iş hayatına göre daha huzurlu :)
|
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 30/06/2010 : 12:41:37
|
huzuru ölümle ilişkilendirmenin o kadar saçma olmayabileceğini öğrenmek iyi oldu.:)
|
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 30/06/2010 : 13:13:06
|
taoyu seviyorum...küçük adımlar atmak,küçün bir nokta olduğunun farkına varmak çok önemli gibi geliyor...kafam bozulduğu zamanlar,beni kurtaran tek düşünce,dertlerimin şimdide olmayışını farketmem. ve küçük bir nokta olarak kendimi imgelediğimde,bütün sorunlar geçip gidiyorlar. lao tzunun bir benzetmesi var.: büyük ağaçlar ,kökleri sağlam ağaçlardır ama güçlü fırtınalarda,yıkılıp giderler...ama bir küçük otun hiç bir kökü yoktur ve fırtına ne kadar büyük olursa olsun onu yerinden söküp çıkaramaz...ya da,bebeklerin,yani,yaşama yeni başlayanların, yaşama yakın duranların,ince ve narin ve "güçsüz" olduğunu ama ölüme yakın duranların,kuru,sert ve güçlü olduklarını söylüyor. zihni,egosal düşünme biçiminden kurtaran da,böylesi bir köksüzlük sanırım. ego,yaşlı bir ağaç gibi,fırtınalara karşı durmaya çalışıyor ve yeniliyor...köklerine güvenerek,fırtınaların,düşüncelerin onu yenemeyeceği sanısına kapılıyor...ama,küçük bir ot,"tamam" diyor en başından,"ben zaten yenildim" ...ve zaten yenilmiş olanı fırtına altedemiyor. |
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 30/06/2010 : 13:30:50
|
(oe'nin yazdıkları üzerine yazmıştım); Buradan çıkartılacak ders; hayat size bazen zor gibi görünse de elinizdeki şeyin (gelişme imkanlarınızın) değerini bilin...Ölümün Ötesi kitabından da sanki böyle bir sonuç çıkarmıştım; kimse bizi hayatı seçmeye zorlamıyor, gelişmek için bunu biz seçiyoruz...Durum böyle olunca tabii ki, iş hayatı ev hayatına göre daha verimli:)...İş hayatıyla tam kıyas doğru mu olur ama bilmiyorum; çoğumuz para kazanmak için işe gidiyoruz, burada bir dıştan gelen zorunluluk var, hayatı seçmekte ise tam bir gönüllülük... Belki de işyerinde ev havası yaratmak da mümkündür...Hani şöyle düşüncelerle oynamak gibi...Örneğin -atıyorum- bir bankada çalışıyorsunuz, çok stresli bir ortamdasınsız, bir an için kendinizi evinizde hayal ederseniz rahatlayabilirsiniz...Bir miktar tazelenirsiniz...Bunun sadece size değil o ortama, o anda ilişikide bulunduğunuz insanlara hatta "verimlilik" açısından çalıştığınız kuruma bile katkısı olabilir...Karşınızda mutsuzluğunu size ifade eden bir kadın müşteri olsun...Bir an için onun kendisine oyuncak alınmadığı için "üzülmüş" küçük kızınız olduğunu düşünürsünüz...Bilançoları yetiştirmek için çırpınıp duran amirin babasından dayak yememek için çabalayan küçük bir oğlan çocuğu olduğunu düşünürsünüz...Hayal kurmak serbestti değil mi? |
Edited by - burake on 30/06/2010 13:33:22 |
 |
|
|
oe_
Elmas
    
671 Posts |
Posted - 30/06/2010 : 17:06:23
|
Hayal kurmak serbest tabii.
Bana göre bazı iş/iletişim biçimleri tamamen kalkmalı. İnsanların zevk almadığı, onları geliştirmeyen her tür iş otomatiğe bağlanmalı.
Neden birileri işlemler için bankaya gitsin. Neden birileri sabahtan akşama o zaten istemeyerek gelen kişilerin işlemlerini yapsın. Neden yapsın: para için.
Artık otomatik işlere, kendimiz de zaten bir makinaymışız gibi talip olmayı bırakalım. Bunlar bizim zincirlerimiz. Orada çalışan kişi, rutin işlerle daha kolay başedeceğini düşünüyor. Ama belki de rutin işler onunla başediyordur.
|
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 02/07/2010 : 00:30:56
|
rutine bağlılık.. rutin,insana süreklilik hissi verir ve güven uyandırır...mesele,tekinsiz bir ortamda güven ve huzuru yaratabilmek. --- Buraya bir kesinlik, bir yargı, bir "izm" bulmak için geldiğini biliyorum; ait olabileceğin bir yer, yaslanabileceğin birini arıyorsun. Buraya korkuların yüzünden geldin. Sayesinde farkında olmadan yaşayabileceğin bir çeşit tatl ı mahkumiyet peşindesin. Ben seni daha güvencesiz, daha belirsiz hale getirmek istiyorum; çünkü hayat böyledir, Tanr ı böyledir. Güvencesizlik ve tehlike arttığı zaman, bu duruma tek karşılık verme olasılığı farkında olmaktır. İk i olasılık var; ya gözlerini kapatıp bir dogmaya dayanır, bir Hıristiyan, Hindu ya da Müslüman olursun... ve o zaman bir devekuşuna dönüşürsün. Bu dogmalar hayatı değiştirmez; sadece gözlerini kapatır, seni aptal yapar, zekânın önüne set çeker. O geri zekâlılığın içinde kendini güvende hissedersin. Bütün aptallar kendini güvende hisseder. Aslında sadece aptallar güvende hisseder. Gerçekten canlı olan bir insan her zaman güvencesizlik hissedecektir. Ne güvenliği olabilir ki? Hayat mekanik bir süreç değildir, belirl i olamaz. O, tahmin edilemeyen bir gizemdir. Hiç kimse bir sonraki anda ne olacağını bilemez. Arşın yedinci katında yaşadığını düşündüğün Tanr ı -eğer oradaysa- o bile ne olacağını bilmez. Çünkü eğer ne olacağını biliyorsa, o zaman hayat sadece bir mizansen olur. O zaman her şey önceden yazılmıştır. Her şeyin kaderi önceden bellidir. Şayet geleceğin ucu açıksa birazdan ne olacağını nası l bilebilir? Eğer Tanr ı bir sonraki anda ne olacağını biliyorsa, o zaman hayat sadece ölü ve mekanik bir süreç olur. O zaman bir özgürlük olmaz ve özgürlük olmadan hayat nası l varolabilir? Ortada gelişme ya da gelişmeme olasılığı yoktur. Eğer her şey önceden bilinirse, o zaman bir heyecan, bir görkem yoktur. O zaman sadece robotlaşırsın. Hayır , hiçbir şey güvence altında değildir. Benim verdiğim mesaj bu. Hiçbi r şey güvence altında değildir. Çünkü güvenli bir hayat ölümden daha beter olur. Hiçbi r şey bell i değildir. Hayat belirsizliklerle doludur, sürprizlerle doludur. Zaten onun güzelliği de buradadır. "İşte şimdi emin oldum" diyebileceğin bir ana asla ulaşamazsın. Emi n olduğunu söylediğin an, ölümünü ilan etmiş olur, intihar etmiş olursun. Hayat bin bir belirsizlikle dolu bir şekilde akmaya devam eder. Bu onun özgürlüğüdür. Buna güvencesizlik deme. [osho-cesaret] |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 02/07/2010 : 00:47:18
|
[OSHO_CESARET] KALBİN YOLU
Cesaret anlamına gelen courage kelimesi çok ilginçtir. Kalp anlamına gelen Latince cor kökünden gelir. Courage sözcüğü kalp anlamındaki cor kökünden gelir, yani cesur olmak, kalple yaşamak demektir. Ve korkaklar, sadece korkaklar, kafalarıyla yaşar. Korktuklar ı için etraflarında mantıktan oluşan bir güvenlik duvarı yaratırlar. Korkularıyla her kapı ve pencereyi kapatırlar. Kavramları , kelimeleri, teorileri ve dinbilimleriyle, bütün boşlukları kapatır ve bu kapalı kapılar arkasında gizlenirler. Kalbin yolu, cesaretin yoludur. Güvencesizlik içinde yaşamaktır; sevgi ve güven içinde yaşamaktır, bilinmeyenin içinde hareket etmektir. Geçmişi bırakıp, geleceğin yaşanmasına izin vermektir. Cesaret, tehlikeli yollarda hareket etmektir. Hayat tehlikelidir ve sadece korkaklar tehlikeden kaçınır. Ama onlar zaten ölüdür. Yaşayan bir insan, gerçekten yaşayan bir insan, her zaman bilinmeyene doğru gider. Tehlike vardır, ama o bu risk i alır. Kalp her zaman ris k almaya hazırdır, kalp kumarbazdır. Kafa ise bir işadamıdır. Kafa her zaman hesaplar; çok kurnazdır. Kalp hesapçı değildir. Cesaret anlamına gelen İngilizce courage çok güzel ve ilginç bir sözcüktür. Kalp üzerinden yaşamak, anlamı keşfetmektir. Bir şair kalbiyle yaşar ve zamanla kalbi üzerinden bilinmeyenin seslerini dinlemeye başlar. Kafa dinleyemez; o bilinmeyenden çok uzaktadır. Kafa bilinenlerle doludur. Zihnin nedir? O, bildiğin her şeydir. O geçmiştir, ölmüş olan ve geride kalan şeylerdir. Zihin, biriktirilmiş geçmişten başka bir şey değildir, hafızadır. Kalp ise gelecektir, kalp her zaman umuttur, kalp her zaman gelecekte bir yerdedir. Kafa geçmişi düşünür; kalp geleceği hayal eder. Gelecek henüz gelmemiştir. Gelecek henüz oluşmamıştır. Gelecek henüz sadece bir olasılıktır; gelecektir, gelmeye başladı bile. Yaşanan her anda, gelecek şimdiki zamana dönüşürken, yaşadığımız an ise geçmiş oluyor. Geçmişte hiçbir olasılık yoktur, hepsi kullanılmıştır. Onu yaşayıp geçmişsindir, o artık tükenmiştir, ölmüştür, mezar gibidir. Gelecek tohum gibidir; o yaklaşıyor, sürekli geliyor, sürekli ulaşıyor ve yaşadığımız an ile buluşuyor. Sen her zaman hareket halindesin. İçinde bulunduğumuz an, geleceğe doğru yapılan bir hareketten başka bir şey değildir. Senin zaten atmış olduğun bir adımdır; geleceğe doğru attığın bir adım. Dünyadaki herkes doğru olmak ister. Çünkü doğru olmak o kadar büyük bir keyif ve coşku getirir ki , insan neden sahte olsun? Biraz daha derin bir kavrayış için cesaretinin olması gerekir. Neden korkuyorsun? Dünya sana ne yapabilir? İnsanlar sana gülebilir; bu onlara iyi gelir. Gülmek her zaman bir ilaçtır, sağlıklıdır. İnsanlar deli olduğunu düşünebilir. Onların seni deli olarak görmesi senin deli olduğun anlamına gelmez.
|
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 03/07/2010 : 17:01:54
|
| yaralarımız,nerde bulunduğumuzu gösterir ama nereye gideceğimizi göstermek zorunda değiller... |
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 05/07/2010 : 17:04:47
|
| İnsanlar bu hayatı büyük bir istekle seçerlermiş...Gelişmenin tek yolu bu olduğu için ve herkes biran önce gelişmek istediği için genelde bir sürü öğrenim durumu / deneyimi planlarlarmış...Ölümün Ötesi kitabında anlatıldığına göre işler oradan gözüktüğü kadar basit değilmiş ve bu derslerin çoğu öğrenilemezmiş... |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 05/07/2010 : 18:54:49
|
neyi öğrenmek istediğimizden bile emin olamadığımız bir hayatta,gelişmenin yönünün ne tarafta olabileceği bile muğlakken,tutup yaşamayı büyük bir istekle seçiyoruz...:) hem de büyük bir istekle seçiyoruz...niye böyle şeyler yapıyoruz anlamadım gitti...ama yaptık bir kere tabi,geri dönüşü yok...ya da geri dönmek için ileri gitmek lazım... ----- farklı kaynaklardan alınan bilgiler birbirleri ile çelişiyor gibi gözükebiliyor.ben,bende sabit durmaktan yanayım... Hararet nardadır sacda değildir Keramet baştadır tacda değildir Her ne arar isen kendinde ara Kudüste Mekkede Hacda değildir...
|
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 05/07/2010 : 20:11:13
|
Bu rubailerin Ömer Hayyam'a ait olduğu düşünülüyormuş;
'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun Cennet-i âlâ meyhane midir? 'Her mümin'e iki huri' diyorsun Cennet-i âlâ kerhane midir?
Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı? Bir sarhoş Arap, devesini vurmuş Hamza'nın Peygamber de yasak etmiş Arap’a şarabı
Beni özene bezene yaratan kim? sen Ne yapacağımı da yazmışsın önceden Demek günah işleten de sensin bana O zaman nedir o cennet cehennem?
Kim senin 'yasa'nı çiğnemedi ki söyle? Günahsız bir ömrün ne tadı kalır söyle. Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen eğer Seninle benim aramda ne fark kalır ki söyle
Tanrı bizi çamurdan yarattığında Biliyordu bu dünyada ne işimiz olacak İşlediğim günahlar hep onun emriyledir O halde cehennemde beni niçin yakacak?
İsyan edip karşında duracağım, neredesin? Karanlığı, ışığa yoracağım, neredesin? İbadete karşılık cenneti alacaksam 'Bağış mı ticaret mi' diye soracağım, neredesin?
|
 |
|
|
oe_
Elmas
    
671 Posts |
Posted - 06/07/2010 : 13:15:28
|
| Fazla iyi yazmış... |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 07/07/2010 : 00:34:57
|
| Bütün cevapları biliyoruz aslında… Bilmediğimiz şey sorular… Dikkat etmediğimiz demek daha doğru olur belki de… Sorularını bilmediğimiz bir sürü cevap var elimizde… |
 |
|
|
Cryptos
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 07/07/2010 : 02:09:51
|
secretdream :))
En çok sevdiğim iki kelimeyi birleştirip bir isim yapan arkadaşıma sevgilerimi sunuyorum, bu dünyada bulamayacağım kadar güzel kelimelerden oluşan cümleler yazmak istiyorum kendisine; 'kalbin yolu' başlığı altında paylaştıklarından dolayı..
Yeniden nefes alır gibi oldum, bir anlığınada olsa rahatladım, zira boğuluyor gibiyim, boğuluyorum.. Ölüyüm ben, bu dünyadan değilim, öyle olsa teselli olacak bir noktacık olurdu hayatımda; yok :( İnsanlardan bir insan değilim, yabancıyım ben, şifreleri çözülemeyen bir kitap, bir sıkıntıyım.. ÖYLE İSE ÖL SEZAR! ÖÖÖÖLL! :((( |
 |
|
|
Cryptos
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 07/07/2010 : 02:18:34
|
Nihayet birisi anlayabildi soru kitapçığını aradığımı :))) ağzına sağlık secretdream.. Bu cevaplarla ne yapacağım ben diyip geziyorum yıllardır :)))) |
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 07/07/2010 : 10:48:11
|
| Aradığımız şey sevgi...Ama ona sahibiz...Bunu görmekten korkuyoruz...Sorularımıza cevap arıyoruz ama o cevaplardan korkuyoruz...Cevaplarımıza soru arıyoruz ama o sorulardan korkuyoruz...Hayatımız bundan ve bunun çeşitli görünümlerinden ibaret; eğer kısaca ifade etmek gerekirse... |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 07/07/2010 : 12:24:13
|
teşekkür ederim Cryptos..:) beğenmene sevindim.boğulduğumu hissettiğim zamanlarda,hangi sorunun cevabını yaşıyor olduğumu düşünürüm. bu iyi gelir. oshonun kitaplarını tavsiye ederim...bu linkten online okunabilir. http://www.scribd.com/doc/33622701/osho-cesaret
bir soru sorarım kendime,o an için en önemli görünen ne ise onun sorusunu sorarım kendime ve beklerim...aklıma hayalime bir şey gelir...o cevaptır...mesele,soru ve cevabı ilişkilendirmektir bu noktadan sonra. (sadece aklıma gelmesi gerekmez,gerçek hayatta,gelir birisi bir şey der mesela..bu da cevaptır)...dikkat etmeyince,ilişkilendirmek zor oluyor soruları ve cevapları... --------- aradığımız da sevgi kaybettiğimizde sevgi...sevgiyi bulabilmek için tek bir yere bakmak gerekiyor ve oraya bakmamak için elimizden geleni yapıyoruz sanki...ayrılık...ayrılığa bakmak gerekiyor.dünyanın altın kuralı olduğunu düşünüyorum: kaybetmeden,elimizdekinin değerini bilemiyoruz anlayamıyoruz...bilebilmek için kaybetmemiz gerekiyor...sağlığı kaybetmeden,sağlık hakkında bilgi edinememek gibi...oysa,biz genelde bu işleyişe ters yönde düşünüyoruz.varolana bakıp varolanın bilgisine ulaşabiliriz gibi düşünüyoruz...oysa bu mümkün değil gibi...kaybetmeden,bilemiyoruz...
|
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 10/07/2010 : 23:08:56
|
| Kendime şunu soruyorum bazen...Tanrı'nın kendini deneyimlemesi için niçin böyle "parçalar (yani bireysel ruhlar)" yaratması gereksin? O niçin ayrılık yarattı? Birliğin değerini bilmek için önce onu "kaybetmesi" mi gerekti?...İyi de ayrılığa bakarak birliği nasıl bulacağız? Ayrılığa bakarsak sadece ayrılık görürüz. Bu bir çıkmaz sokak...Birliği bulmak için ayrılıktan değil birlikten yola çıkmalıyız...Tanrının bu oyunundaki kasıt, birliği kaybetmekten kasıt ayrılık değil, ayrılığın güçlüymüş, gerçekmiş gibi göründüğü, birliğin ise daha zor algılandığı bir durumun yaratılması...Acının, nefretin, çıkar ilişkilerinin daha güçlüymüş, sevginin, birliğin, aslında hiçbirşeye ihtiyacı olmayan varlıklar olduğumuzun daha zor algılanabilir (ama sonuçta algılanabilir) olduğu bir durumun yaratılması...Yani sonuçta tanrı kendini birbirinden ayrı parçalara bölmedi...Birbirinden ayrı olmayışı anlamakta, bunun farkına varmakta zorlanılan, kendini ayrı zannetme sapması güçlü bir ortama (bizim vasıtamızla) soktu...Hiç sevgisizliğe bakarak sevgi bulmak mümkün mü? Ama sevgi sevgisizliğin (öyle sanılanın) da üzerinde varolduğu bir zemin...Sevgisizlik sevgiyi kapsamaz ama tersi mümkün...Ayrılık zemini üzerinde "birlik" yeşermez ama tersi mümkün...Ayrılık gerçek değil, acı ve sevgisizlik gerçek değil, aslında hiçbirşeyi kaybetmedik sadece sahip olduğumuzu hatırlamakta zorlanıyoruz...Tanrı'nın (ve dolayısıyla bizim) deneyimimizin özünde "yitirdiğimizi" yeniden bulmak değil, onu hiç yitirmediğimizi hatırlamak var...Kaybedilen şey birlik ve onu oluşturan sevgi değil bu konudaki "net görüş"... |
Edited by - burake on 10/07/2010 23:20:38 |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 11/07/2010 : 13:33:43
|
| eğer,ayrılanlar arasında sevgi yoksa,ayrılık da gerçek bir ayrılık olmaz... |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 11/07/2010 : 13:42:07
|
[Varolmanın gücü,eckhart tolle Sf:22-26]
KALITSAL BOZUKLUĞUMUZ İnsanlığın antik dinlerine ve ruhsal geleneklerine daha derinden baktığımızda, yüzeyde aralarında birçok farklılık olmasına rağmen, iki temel konuda çoğunun aynı fikirde olduğunu görürsünüz. Bu görüşleri tanımlamak için kullandıkları kelimeler değişebilir ama hepsi yine de tek bir temel gerçeğe işaret ederler. Aslında bu temel gerçek iki aşamalıdır: Birinci aşaması, çoğu insanların "normal" zihin durumlarının bozukluk ve hatta delilik diyebileceğimiz şekilde olmasıdır. Hinduizm'in temelindeki belli öğretiler, bu bozukluğu kolektif zihinsel rahatsızlığa yakın bir şekilde görmektedir ve buna "aldanma perdesi" anlamına gelen maya adını vermektedir. En büyük Hintli bilgelerden biri olan Ramana Maharshi, açıkça şöyle demiştir: "Zihin mayadır." Budizm farklı terimler kullanmaktadır. Buda'ya göre, insan zihni normal durumundayken dukkha üretir ve bu da acı çekme, tatminsizlik veya keder olarak ter¬cüme edilebilir. Buda, bunu insanın doğal bir özelliği olarak görmektedir. "Nereye giderseniz gidin, ne yapar¬sanız yapın," der Buda, "dukkha ile karşılaşırsınız; her durumda er ya da geç kendini gösterecektir."
Hıristiyan öğretilerinde, insanın normal kolektif durumu "original sin - ilk günah" olarak görülür. Aslında sin - günah kelimesi, yanlış anlaşılmış ve yanlış tercüme edilmiştir. Yeni Ahit'in yazıldığı antik Yunan- ca'dan kelime anlamıyla tercüme edildiğinde, günah kelimesi mantığı kaçırmak anlamına gelmektedir. Ya¬ni beceriksizce, körlemesine yaşamak ve böylece acı çekmek ya da acıya neden olmak demektir. Yine, keli¬me kültürel çapaklarından ve yanlış yorumlarından arındırıldığında, insanın kolektif bilincindeki bozuklu¬ğu ifade etmektedir. İnsanlığın başarıları etkileyicidir ve inkar edile¬mezler. İnanılmaz güzellikte müzikler, edebiyat eser¬leri, tablolar, mimari eserler ve heykeller ürettik. Da¬ha yakın zamanda, bilim ve teknoloji yaşam tarzı¬mızda çok büyük değişikliklere yol açtı ve iki asır ön¬ce mucizevi olarak görülebilecek şeyleri yapmamızı ve yaratmamızı sağladı. Hiç şüphesiz: İnsan son de¬rece zeki bir yaratık. Ama bu zekası, aynı zamanda delilikle gölgelenmiş durumdadır. Bilim ve teknoloji, insan zihninin bozukluluğunun gezegen, diğer yaşam biçimleri ve insanın kendisi üzerindeki yıkıcı etkisini daha da artırdı. İşte bu yüzden, insanoğlunun kolek¬tif deliliği en iyi yirminci yüzyıl tarihine bakılarak görülmektedir. 1. Dünya Savaşı, 1914 yılında çıktı. Korku, açgözlü¬lük ve güç hırsıyla ateşlenen yıkıcı ve zalim savaşlar, tıpkı kölecilik, işkenceler ve dini ya da ideolojik neden¬lerle yayılan şiddet gibi, insanlık tarihinin sıradan olayları arasına girdi. İnsanlar, doğal felaketlerden çok birbirlerinin ellerinden acı çektiler. Ama 1914 yı¬lında, son derece zeki insan beyni, sadece içten patla¬malı motorları üretmekle kalmadı, aynı zamanda bombaları, makineli tüfekleri, denizaltıları, alev maki¬nelerini ve zehirli gazları da icat etti. İşte size deliliğin hizmetindeki zeka! Fransa ile Belçika arasındaki sa¬vaşta, milyonlarca insan bir avuç toprak parçası için öldü. 1918 yılında savaş bittiğinde, hayatta kalanlar geride bıraktıkları yıkıma dehşetle ve ne yaptıklarına inanamayarak baktılar: On milyon insan ölmüş, çok daha fazlası sakat kalmıştı. İnsanoğlunun deliliği, da¬ha önce hiç bu kadar yıkıcı, hiç bu kadar belirgin olma¬mıştı. Bunun sadece başlangıç olduğunu ise çok az ki¬şi biliyordu. Yüzyılın sonlarında, diğer insanların elinde şiddetli bir şekilde ölen insanların sayısı, yüz milyondan fazlay¬dı. Sadece ülkeler arasındaki savaşlarda değil, aynı za¬manda kitlesel imha silahları ve soykırım yüzünden öl¬müşlerdi; Stalin'in yönetimindeki Sovyetler Birliği'nde yirmi milyon "devlet düşmanı, casus ve hain" öldürülür¬ken, Nazi Almanyasındaki Yahudi Soykırımı da ondan aşağı değildi. Öte yandan, daha küçük içsel çatışmalar¬da ölenler de çoktu; örneğin İspanyol İç Savaşı ya da Kamboçya'da olduğu gibi. Televizyonlardaki günlük haberlere bakarak, delili¬ğin henüz ortadan kalkmadığını, hatta yirmi birinci yüzyılın başlarında daha da hızlanarak devam ettiğini söyleyebiliriz. İnsan zihninin diğer kolektif bozukluğunun diğer bir yönü ise, insanların diğer yaşam bi¬çimlerine ve gezegenin kendisine uyguladıkları inanıl¬maz şiddettir; oksijen üreten ormanların, bitkilerin ve hayvanların yok edilmesi; fabrika çiftliklerinde hay¬vanlara uygulanan vahşet; nehirlerin, okyanusların ve havanın zehirlenmesi. Açgözlülüğün etkisinde ka¬lan ve doğanın bütünüyle bağlantılarının farkında ol¬mayan insanoğlu, kontrolsüz bir şekilde devam ettiği takdirde kendi sonunu getirebileceği davranışlarını hâlâ sürdürmektedir. Kolektif insan bilinç bozukluğu, tarihin daha eski çağlarına kadar uzanmaktadır. Aslında insanlık tarihi, bir delilik tarihi olarak bile adlandırılabilir. Eğer insan¬lık tarihi tek bir insanın geçmişi gibi klinik vaka olarak incelenebilseydi, teşhis muhtemelen şöyle olurdu: Kro¬nik paranoid hayaller, patolojik cinayet eğilimi, aşırı şid¬det eylemleri ve bilinçaltının kendini dışavurumunun bir ifadesi olarak belirlenen "düşmanlara" karşı inanıl¬maz bir zalimlik. En kısa tanımıyla, tehlikeli deli! Korku, açgözlülük ve güç hırsı, sadece ülkeler, kabi¬leler, dinler ve ideolojiler arasındaki savaşların ve şid¬detin ardında yatan psikolojik motivasyonlar değildir; aynı zamanda kişisel ilişkilerde de bir sürekli çatışma nedenidir. Başka insanlar ve kendinizle ilgili görüşleri¬nizde bir bozukluk yaratırlar. Bu motivasyonlar yüzün¬den, her durumu yanlış yorumlar, korkuya dayalı yan¬lış eylemlerde bulunur ve asla doldurulamayacak bir delik olarak hep daha fazlasıyla kendinizi tatmin etme¬ye çalışırsınız. Ama korkunun, açgözlülüğün ve güç hırsının sözünü ettiğimiz bozukluklar olmadığını, her insan zihninin derinliklerinde yatan kolektif aldanma yüzünden yara¬tılan dürtüler olduğunu anlamak önemlidir. Çok çeşitli ruhsal öğretiler, bize korkuyu ve açgözlülüğü bırakma¬mızı söyler. Ama ruhsal uygulamalar genellikle başarı¬sızdır. Bozukluğun kökenine inmezler. Korku, açgözlü¬lük ve güç hırsı, nihai nedensel etkenler değildir. Daha iyi bir insan olmaya çalışmak, kulağa takdir edilesi ve yüksek ahlaklı bir şey gibi gelir ama aslında, bilinciniz¬de bir değişim gerçekleştirmediğiniz sürece asla başa¬ramayacağınız bir şeydir. Bunun nedeni, kişinin kendi kavramsal kimliğini ya da diğer bir deyişle öz imajını daha güçlendirmeye çalışması da bu bozukluğun daha gizli ve daha ender görülen bir ifadesi olmasıdır. îyi ol¬maya çalışarak iyi olamazsınız ama zaten içinizde var olan iyiliği bularak ve o iyiliğin ortaya çıkmasına izin vererek bunu yapabilirsiniz. Ama o iyilik ancak bilinç durumunuzda bazı temel değişimleri gerçekleştirdiği¬niz takdirde ortaya çıkabilir. Aslında soylu ideallerden esinlenmiş olan Komünizm'in tarihi, kendi içsel gerçekliklerinde, kendi bilinç durumlarında gerekli değişimi gerçekleştirmedikleri sürece harici gerçekliği değiştirmeye çalıştıklarında ne¬ler olduğunu açıkça göstermektedir; prensipleri doğru ve samimi bir şekilde uygulandığında belki de yeni bir dünya yaratabilecek olan Komünizm'in en büyük hata¬sı, tüm insanlarda var olan bozukluğu dikkate almadan plan yapmasından kaynaklanmıştır: Yani egoyu.
|
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 11/07/2010 : 14:10:32
|
insanın normal zihin durumundaki bozukluk...delilik hali... tek cümleyle ifade etmek gerekirse,işte sadece bu...neden normal durumumuzda bir bozukluk var? bu bozukluğun farkında olsak bile,yine de otomatikman bu bozulmadan kurtulamıyoruz? bu bozukluktan kalıcı olarak kurtulmanın bir yolu varsa, o yolun ilk cümlesi şöyle bir şey olabilir:bu işin standart bir yolu,reçetesi yok...adını koyup tanımlasak bile,herkes için çok açık ve net bir durum haline gelmiyor bu bozukluk hali.belki de oyun budurve bu da tek kuralıdır:bozukluğu aş ve beni bul..demiştir tanrı..:) insanın normal zihin halinden bu bozukluğun sonsuza kadar kalkabilmesi ihtimali var mı? eğer böyle bir şey olursa, oyunda hayat da biter...değil mi? peki ama tam olarak nedir bu bozukluk? -görülen ve görülmeyen iki dünyayı aynı anda deneyimlediğimizi farketmekteki zorluk mu? -hayal etmek ve yapmak arasında bir farkın bulunmaması mı? (beynin faaliyetleri açısından hiç bir fark yok...) -geçici ve gerçek olmayanı sonsuza kadar devam edecek sanmamızı sağlayan egosal eğilim mi? -yaşarken ve ölürken yapayalnız olduğumuzu kabul edemememiz mi? -yeni ve bilinmeyenden korkmamız mı? ...hepsi birden mi?..:) |
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 11/07/2010 : 15:10:47
|
| Bence çok daha fazlası...Ama çözüm tek reçetede gizli: sevgi... |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 11/07/2010 : 15:31:44
|
doğru söylüyorsun...sevgi,bu sorunun en etkili ilacı... ama şu da var ki,bu bozukluk hali ile de bir şekilde sevebiliriz,gerçek bir sevgi olmasa da sevdiğimizi düşünebiliriz...böylece sevgi olmayan bir şeyi sevgi sanabiliriz...sevginin de bir çok çarpık hali var...ama bir yandan da,gerçek sevgi ve bozukluk hali aynı anda varolamıyorlar gibi... ama bir yandan da niye ayrıntıya inmeye çalışıyorsun diyorum kendime...sırf sevme alıştırması bile,kapıyı aralar...bunu biliyorum da neyime yetmiyor...:)
bu bozukluğun iliklerime kadar işlemiş olduğunu düşünüyorum işte böyle zamanlarda...doğru düşünme biçimimi bulamadığım müddetçe,sisifos gibi,ne kadar tepeye çıksam da aşağıya düşeceğim yine... |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 21/07/2010 : 00:21:19
|
Bilinmeyene açık olmak,bilinmeyene dalış yapmak,bir nevi uyuşturucu gibi bir bağımlılık haline de gelebilir mi? Bağımlı olanın bağımlı olduğu his,bilinmeyene yelken açmak olabilir mi? Bağımlı insanları bağımlı haline getiren kendi yaşamlarında yaşadıkları ve yaşamak zorunda olduklarını düşündükleri bilgi ve deneyimler değil mi? Yani, kişi, içinde bulunduğu hayatı sevmiyordur ve bundan kurtulmak için kısa ama yanlış olan yolu seçmiş olabilir mi? Bağımlılık yapan bir madde kullanmadan,bilinmeyene dalış yapmak olumlu sonuçlar doğuruyor ama bilinmeyene kısa yoldan gitmek tamamen yanlış oluyor…çünkü,aslında bu bir kısa yol değil…bu sadece yanlış bir yol…somut hayatına olumsuz değişiklikler yapıyor…çünkü bilinçli veya farkındalıklı bir değişim değil bu. Korkuyu aşıp,bilinmeyene dalış yapmak,hafiften kafa yapıyor ama…:)
|
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 30/07/2010 : 21:08:19
|
| Bilinmyene dalış yapmak neden bağımlılık yapsın? Bağımlılık bildiğimiz şeylerle aramızdaki ilişkinin en basit tanımı. Herşeyi göze alıp bilinmyene her daldığımızda biraz daha az bağımlı hale geliyoruz...Kafa mı yapıyor? Bence daha fazlasını yapması lazım...Sebepsiz bir sevinç, coşku ve mutluluk yapması lazım...Hatta bunun böyle olacağına eminim. Yeter ki ben o cesareti göstereyim. Tanrının insanları mutsuz olsunlar diye yarattığını sanmıyorum...Bildiklerinize tutunmayı bırakın bütün evrenin coşkusu sizin olacak diyordur bize büyük bir ihtimalle...Nereden mi böyle olmalı diyorum...Bunu yaşamış olduğunu iddia edenler var...Denemek lazım, ne yitirebiliriz ki? |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 31/07/2010 : 22:09:34
|
bilinmeyene dalar dalmaz onu bilinebilir hale getiririz. bilinebilir hale gelen şey,sıkıcılaşır ve bıktırır.bilinmeyen başka "yeni" bir şeylere yöneliriz...sonra onu da bilinebilir hale getirmeye çalışırız...vs...böyle bir döngü içindeki zihin,normal bir zihindir...ve bu normallik delice bir şey...:) bildiklerine tutunmaktan vazgeçemeyince insan,hayat,o bildiği hayatı alıverir elinden kişinin...bu bir nevi emniyet subabı gibi...ya da karşı çıkılmaz bir kural gibi...hayatı mahvolan kişi,depresyona girer."ruhun karanlık gecesi"nden çıkmayı başarabilirse ne mutlu...yok başaramazsa...allah kerim..:) aydınlanma denen şeyin öncesinde,depresyonik durumların olması çok normal...ama ille de olması gerekmiyor tabi.
OSHO-CESARET...SF:40-41 Meditasyon, sadece sessiz ve tek başına olma cesaretidir. Yavaş yavaş, içinde yeni bir nitelik, yeni bir canlılık, yeni bir güzellik, yeni bir zekâ hissetmeye başlarsın. Bu , kimseden ödünç alınmamıştır, senin içinde büyümektedir. Kök ü senin varoluşuna dayanmaktadır. Ve eğer bir korkak değilsen, hayat bulacak ve çiçek açacaktır.
Hiç kimse varoluşun olmasını hedeflediği kişi değildir. Toplum, kültür, din ve eğitim sistemi, masum çocuklara karşı gizl i bir ittifak içindedir. Bütün güç onlarda; çocuk çaresiz ve bağımlı, o yüzden onu istedikleri gibi şekillendirmeyi başarıyorlar. Çocuğun kendi doğal yönelimi doğrultusunda gelişmesine izin vermiyorlar. Bütün çabaları insanları kullanılacak metalara çevirmektir. Çocuğun kendi başına büyümesine izin verirlerse, kendi çıkarları için kullanıp kullanamayacaklarını, yatırımlarının boşa gidip gitmeyeceğini kimse bilemez. Toplum böyle bir risk i göze almaya hazır değildir. Çocuğu kuşatır ve toplumun ihtiyacı olan şekildeki bir kalıba dökmeye başlar.
Yani bir anlamda, çocuğun ruhunu öldürüp, ruhunun ve öz benliğinin eksikliğini hissetmemesi için ona sahte bir kimlik verirler. Bu sahte kimlik, gerçeğinin yerine konulmuş olan bir şeydir. Ancak gerçeğinin yerine konulmuş olan bu kimlik sadece onu sana vermiş olan kalabalık içinde işe yarar. Tek başına kaldığın an, sahte olan kimlik parçalanmaya ve bastırılmış olan gerçek kimlik kendini ifade etmeye başlar. Yalnız kalma korkusu budur.
Hiç kimse tek başına olmak istemez. Herkes bir kalabalığa ait olmak ister; sadece tek bir kalabalığa da değil, birçok kalabalığa. Kişi , dini bir kalabalığa, bir siyasi partiye, bir rotary kulübüne ait olur ve daha ait olunacak bir sürü başka küçük gruplar da vardır. İnsan günde yirmi dört saat desteklenmek ister çünkü sahte bir destek olmadan ayakta duramaz. İnsan tek başına kaldığı zaman, garip bir delilik hissetmeye başlar. Yıllar boyunca birisi olduğuna inandın ve birden bire, tek başına kaldığın zaman aslında o kişi olmadığını hissetmeye başlarsın. Bu durum korku yaratır: O zaman sen kimsin? Yıllar süren baskılar sonucunda, gerçek kimliğinin kendini ifade etmesi zaman alacaktır. Mistikler aradaki bu zaman dilimine "ruhun karanlık gecesi" adını vermiştir. Çok iyi ifade edilmiş bir deyim. Artık o sahte kimlik değilsin ama henüz gerçek kimliğin de değilsin. Belirsiz bir ara bölgedesin, kim olduğunu bilmiyorsun.
Özellikle Batı dünyasında bu sorun daha da karmaşık hale gelir çünkü onlar ruhun karanlık gecesini kısaltıp gerçeğe bir an önce ulaşmak için herhangi bir metodoloji geliştirmemiştir. Batı dünyası meditasyonla ilgili hiçbir şey bilmemektedir. Meditasyon yalnızca tek başına kalıp, sessiz olup, gerçeğin kendini göstermesini beklemeye verilen bir addır. O bir eylem değil, sessiz bir gevşemedir. Çünkü ne "yaparsan" aslında sahte kimliğin yapacaktır. Yıllar boyunca bütün yaptıkların ondan ortaya çıktı . Bu eski bir alışkanlık.
|
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 15/08/2010 : 12:33:10
|
oshodaki,gizem vurgusu tamamen katıldığım bir noktadır. hayatta gizemli olan bir şey var ve ne yaparsak yapalım o gizemi bilinebilir hale getirmeyeceğiz getiremeyeceğiz. her daim bilinmez kalacak olan bu "şey"den korktuğumuz müddetçe de,onu doğru düzgün kullanamayacağız. korktukça,ona kılıflar elbiseler giydirecek,onu aklileştirecek ve ele geçirdik sanacağız...aslında ele geçiremediğimizi içten içe bilerek. böylece,korkular bastırılmış ama en kötüsü de,şekil değiştirmiş olacak. tek bir korku vardır ve tüm diğer korkular bu korkunun türevleridir...o da ölüm korkusudur. sessizce oturup,hiç bir şey yapmadan durmak kadar insana ölümü hatırlatan başka bir şey var mıdır bilmiyorum. bilinçli olarak ölmek gibi bir durum bu. zihindeki iç ses denilen o düşünme sürecini tamamen durduğumuzda,salt bilinmeyenden oluşan karanlık bir boşlukla kalakalırız.işte,ne ilginçtir ki, dinlenebilmenin tek yolu da,bu bilinmeyen boşlukta vakit geçirmekten başka bir şey değildir insan için. bu boşluğa bu kadar ihtiyacımız olmasına rağmen bir o kadar da ondan kaçma eğilimindeyizdir. bilinmeyen korkutuyor insanı. Üretim/yaratım ve yeniden üretim hayatın 2 temel parçası. Yaratıcılık kısmını,sezgiselliğimizle,yeniden üretim kısmını da aklımızla yapıyoruz. Akıl taklit ediyor yani. Yeniden üretim kısmı da en az yaratım kısmı kadar önemli. Küçük kaya parçalarından oluşan gezegenlerin, birleşerek büyük bir kaya parçası (gezegen)i oluşturması yaratım ise, bu gezegenin bütün bir gezegen olarak kalmasını sağlayan ise, yeniden üretim yani süreklilik ilkesi. Akla maledilen analiz ilkesi ise, iyi bir taklit yapabilmek için, varolanın hareketinin en ince/küçük ayrıntısına kadar dikkatle gözlemlenmesi oluyor. Akıl ölümü sevmez. Bu sebepten akıllı olmak ile korkak olmak arasında da doğru bir ilişki vardır. Gezegen,gezegen olarak kalmaya,parçalanmaya direnir. Süreklilik ilkesi olarak akıl ,kendi doğasına uygun olarak, dağılmayı parçalanmayı istemez. Aklın,bilinmeyen ile arası hoş değildir bu sebepten. O hep bilinebilir alanda kalmak ister. Değişim onun işi değildir. Gizemin kendini göstermeyi başarabildiği en küçük aralıkları bile,hemencecik kapatıveriyoruz. Sıra dışı ve bilinmedik olanı,bildiğimiz kelimelerle/kavramlarla yeniden üreterek “güvenli” hale getirmekte bir ustayız. Çünkü değişim korkunçtur. Ruhsal gelişim isteyen bir insan için korku duygusunun engelleyici olması da manidar bu anlamda. Nasıl yapıldığını öğrenebilmek için, gezegeni tümüyle paramparça etmek ama gerçek anlamda paramparça etmek gerekli (tabii bu da aklın yapabileceği bir şey). Gezegen paramparça olduktan sonra,yeni bir gezegen yaratabilen paçayı kurtarır ama yaratamayan kişi hapı yutar. Risk çok büyük. Riskin büyüklüğü ile, aklın korkuya ikna etme gücü de artıyor.
|
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 15/08/2010 : 13:17:18
|
| Hiçbirisi olmadıktan sonra ne yazar? Ne karanlık, ne risk, ne parçalanmak ne de böyle şeylerden korkmak...Hayatın temelinde olan şey güven ve bu güveni hatırlamaktan başka yapılacak birşey yok gibi...Olumsuz duygular, şüpheler, hepsi varolmayan ama varmış gibi gözüken gerçeklikler...Aydınlanmak bile "imkansız" çünkü o gelecekte yer alan, bir çaba sonucu elde edilecek birşey değil demiyor mu pek çok aydınlanmış kişi...O bizim en doğal halimiz...Farkına varmak, bilincinde olmak, gereksiz olanların kendiliğinden ayıklanıp gitmelerini seyretmekten başka yapılacak bir şey yok gibi... |
 |
|
|
secretdream
Akik
 
12 Posts |
Posted - 15/08/2010 : 23:34:53
|
basitçe söyleyivermişsin: "Farkına varmak, bilincinde olmak, gereksiz olanların kendiliğinden ayıklanıp gitmelerini seyretmekten başka yapılacak bir şey yok gibi..."..:) öyle zaten öyle olmasına da,işte,zor geliyor bazen...farkında olmak yani...her şey bu dikkati ayakta tutmak için,etrafına kurduğumuz destek tahtaları gibi... yani,engeller olmasa,ben zaten saf farkındalığım ama benim bendeki bu saf farkındalığımı engelleyenler ne? engeli kaldırdık mı,işler kendiliğinden yürür zaten.
güven konusuna da kesinlikle katılıyorum.bu korkuların, şüphelerin,dönüp dönüşeceği şey sadece güven. |
 |
|
|
burake
Gezgin
Turkey
0 Posts |
Posted - 17/08/2010 : 11:52:54
|
| Acı çekmekten korktuğumuz için acılar yaratıp duruyoruz... |
 |
|
| |
Topic  |
|
|
|