Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum
Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum
Home | Profile | Register | Active Topics | Members | Search | FAQ
Username:
Password:
Save Password
Forgot your Password?

 All Forums
 Gizem ve Varoluş
 Uygulamalı Çalışmalar
 Evrenin Müziği ve Mantra
 New Topic  Reply to Topic
 Printer Friendly
Author Previous Topic Topic Next Topic  

Tiversonus
Elmas

2018 Posts

Posted - 22/06/2008 :  12:28:54  Show Profile  Visit Tiversonus's Homepage  Reply with Quote
(Alıntıdır)
(Yazan :Nalan Warren)
Nefessiz kaç dakika dayanabilirsiniz ?


Dünya rekorunu elinde bulunduran Tom Sietas'in derecesi 8 dakika 47 saniye.Ben, 2 dakika dahi nefesimi zor tutabiliyorum.Günlük yaşamımızda çoğu zaman nefes aldığımızın farkında değiliz.Ama nefes almak yaşamımızda en önemli eylemlerden biri.Nefes ile içimize çektiğimiz hava,nefesi verirken çıkardığımız ses,kalbimizin ritmik atışları hepsi bütünü tamamlayan parçalar.



Bütündeki yerimizi günlük yaşamda anlamaya çalışırken doğal ritmimizden sessizce uzaklaşır ve dengeyi unuturuz. Ritmin doğamızda var olduğunu biliyoruz ama bu kendini bilmez bir vuruş değil. Yogi Harinam Baba Prem Tom Beal; "Ritim, içinde niyeti barındırmak zorundadır. Eğer niyet yoksa nabız atışı gibi kendini sürekli yineler" diyor. Bildiğiniz gibi kadim öğretilerde nefes almak öğrenilmesi gereken ilk eylemdir. İşte bu yüzünden yoga üstadları ve meditasyoncular önce düzenli ve derin nefes alma teknikleri üzerinde çalışırlar. Derin ve düzenli nefes alma, vücudun ritmini dengeler ve beyin, ruh & bedene odaklanır. Bir süre sonra da alfa bandına geçiş yapar.



Yaşamımızda ki diğer önemli ritm, kalbimizin atışıdır. Kalbimizin biyoritmi bir metronoma benzetilir. Sürekli vücudumuza kan pompalamakla meşgul olan kalbimizin çıkardığı ses; lab dab lab dab gibi bir şey. Duygusal olarak heyecanlandığımızda ise kalbin atışında ritim değişir. Aslında bunu beynimiz yapar ve bütün duygusal değişimleri kalbe aktarır. Sevinçli olmak,mutlu olup heyecanlanmak hoş, ama üzüntü, stress oldu mü beyninizi salım tutmak gerekiyor sanırım. Aman kalbiniz, bir vurusu kaçırıp ritmi bozmasın - önem verilmezse hastalığa yol açabilir. Bu yüzden niyeti sağlam,nefesi derin, zaman zaman kendine odaklanmak,"normale" dönmek gerekir.



Ne ilginçtir ki davul üstadları, davulun vuruşlarıyla, kalbi senkronize ederler. Geçenlerde tanıştığım Brezilyalı davulcu arkadaş ,davul çalmak istiyorsam, kalbimin ritmini dinlemem gerektiğini söyledi. Davul,insanoğlunun keşfettiği ilk müzik aletlerinden biri. İlk dini figür ve şifacı olan Şamanların bildiğiniz gibi, en önemli aleti davullarıdır. Davul, Şamanı transa geçirir,onu başka boyutlara çıkarır, ruhlarla konuşmasını sağlar ve şifa verir. Şamanlar için davul, hem müzik aletidir; hem de evrenin sembolü olarak kullanılır. Afrika'daki cadı doktorlar da, belli frekanslarda ki davul vuruşunun, ateşi düşüreceğini ve diğer belirtileri iyileştireceğini binlerce yıldır biliyorlar. Batı Afrika davulu olan djembe özellikle şifa ayinleri için kullanılır. Müzik terapi ile ilgilenenler, davulun yarattığı resonansın şifa özellikleri olduğunu iddia ediyorlar. Güçlü davulların arasında kaldığımızda, davulların sesi vücudumuzda resonans yaratır. Davulun vuruşları, vücudumuzun her hücresine kadar etki eder ve bilinç durumumuzu değiştirir. Son yapılan araştırmaların sonucuna göre göre bu theta bilinç durumudur.


Diğer önemli müzik aleti ise, ilahı sesi olan ney'dir. İnsana en yakın olan müzik aleti diye bilinir. Ney'de, direk hava ile bedenin bütünleştiğini görürüz. Ney'in, Sufi geleneğinde yeri nefes ile direk ilgilidir. Nefes, bilinçten yanı Allah'tan gelen havadır ve herşeye akar. Ney'in Mevlevilik'te de önemli bir yeri vardır. Mevlana'ya göre müzik Allah'in dilidir. Müzik manevi temizlenmeye, ferahlamaya ve yücelmeye yardım eder. Ruhu temizler ve tedavi eder. Gerçek müzik insana hayvanı hisleri hatırlatmak söyle dursun O'na "sonsuz varlığı" hatırlatır, sezdirir. Bunda en etkili ses ise ney şadasıdır. Bildiğiniz gibi Mevlevilikte Sema geleneği vardır. Sema'nın sözlük anlamı; işitmek, dünyasal herşeyi bırakıp dinlemektir. Terim olarak, dinsel müziği dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Sema geleneğinde 7 bölüm var ve ilk üç bölüme kısaca değinmek istiyorum:


1- Ellerini çapraz olarak kavuşmuş semavenin duruşu Bir'lığı sembolize eder.Semaven ellerini açar ve sağ el yukarı doğru uzanır. Allah'in hayrı üzerine olsun ve sol eli dünyaya uzanır.Aşk olsun.

2- Allah'in yaratılışı buyurmasıdır.Allah "OL'" der.Ve bu davul sesiyle sembolize edilir.(Davulun "yaratilis"bölümünde kullanılışı gerçekten ilginç.)

3- Ney'in taksimi başlar.Bu herşeye yaşam veren nefesi temsil eder.

Şemazenler kendi etrafında dönerek transa geçerler.Bu trans halindeki beyin dalgalarını ölçen oldu mü bilmiyorum ama theta bandına yakın oldukları söylemek yanlış olmaz.



Ney'e göre teknik ve yapı olarak çok farklılıklar göstermesine rağmen Avustralya'da yaşayan Aboriginlerin, Didgeridoo'sundan sözetmeden geçmek olmaz. Didgeridoo en eski müzik aletlerinden biridir. Aboriginler aslında doğa insanlarıdır ve doğanın seslerini dinlemeyi severler. İşte doğanın bu seslerini en yakın çıkarabilen müzik aleti Didgeridoo'dur. Değişik bir nefes tekniğiyle(circular breathing) havanın sürekli dolaşmasıyla sesin devamlılığı sağlanır.Bu aletten çıkan derin bir ses olup,bu sesin içindeki ritimler ve armonik yapı çok zengindir.Tibetlilerin derin vokaline benzetilir.


Tibet'li Lama Je Tzong Şenge, bir gün (yıl 1433), etkileyici bir rüyadan uyandı. Rüyasında öyle bir ses duydu ki bu dünyada ona benzer bir ses daha duymamıştı. Çok derinden gelen, düşük frekanslı bir sesti. Bir insan sesinden çok, bir hayvanın homurtusuna benziyordu. Bu sesin yanında, ilk sese uyarlanmış ikinci bir ses daha vardı. Bu ses daha yüksek frekansta ve temizdi. Sanki bir çocuğun şarkı söylemesi gibiydi. Rüyasında bu iki farklı ses, aynı kaynaktan geliyordu. Bu kaynak ise ta kendisiydi. Tibet'li Lama rüyasını söyle yorumladı; Bu rüyada O'na, erkek ve kadın enerjilerini ifade edecek dini şarkı tekniği öğretilmişti. Ertesi sabah günlük dualarına başladığında bu sesi çıkarttı ve diğer monklara da öğretti. O yıl Tibet Lhasa'da, Gyüme Tantrik manastırı kuruldu. Bu rüyada duyulan şarkı tekniği, gırtlak vokalidir. Armonik yapıda, gırtlaktan şarkı söylemektir. Bazı araştırmacılara göre ise; bu rüya anlatımı etkileyici bir hikayedir ama, gırtlak vokaiı Moğolistan'da önceden bilinir ve Şamanlar tarafından uygulanan bir tekniktir. Ayrıca geleneksel armonik şarkı söyleme geleneği bir çok kültürde de vardır.


Gırtlak vokali, insanın vokal cihazı tarafından yaratılan armonik frekansların, havanın yardımıyla, ağzın rezonansına ayar yaparak yapılır. Bu açıklamadan ben de pek bir şey anlamadım merak etmeyin. Anlamak için bu tarz vokali dinlemek gerekiyor. Genellikle gırtlak vokalinde yaratılan sesler, alçak, pes humlar ve yüksek perdede flüte benzeyen melodilerdir. Moğolistan'da "Hoomi" adı verilen gırtlak vokalı ile Tibetli rahiplerin "one çord" vokalleri karşılaştırıldığında; Moğolistan'daki vokalin çok düşük temel perdeden ve derinden gelen bir rezonans ile söylenildiği görülür. Budizmden önce Tibet'te Bon diye bilinen şaman geleneği vardı. Bon dini şarkıları geleneği üzerine çok az bilgi olmasına rağmen, Moğolistan'daki şamanların geleneğine yakın olduğu sanılıyor.


Müzik insanoğlunun duygu ve düşüncelerini en iyi aktarabildiği bir araçtır. Derinden bizi yakalar ve bedenimizle oynaşır. Söz ise özellikle sesli harfleriyle enerjisini çevresine yayar ve canlılarla etkileşir. Öyle ki ağzımızdan çıkan her söz, havaya ses dalgasını yayıyor. Bu bağlamda sözün bedenimizde ve diğer bedenlerde rezonans yarattığını söyleyebilirim. Sözün içinde de niyet olması gerekiyor. Yani enerjisinin yoğunluğu önemli. Duygusal farklılıklar değişik enerjileri ortaya çıkarıyor. Örneğin üzüntülü-kızgın ya da sevinçli &mutlu hallerimizin enerjisi çok farklıdır.


İşte niyetin ve dinsel şarkıların canlılar üzerinde etkisini merak eden araştırmacılar ilginç sonuçlarla ortaya çıkıyorlar. Bunlardan biri; Japon Masuru Emoto. Kendisi şu moleküllerinin ses ve niyetimizden etkilendiğini iddia ediyor. Emoto suyun çeşitli durumlarda fotoğrafını çekmiş ve incelemiş. Temiz suyun kar tanesi gibi göründüğünü, kirlenmiş suyun ise çamur gibi olduğunu fotoğraflamış. Çamurlu suya bir din adamının şarkı söylemesi sonrası, kirlenmiş suyun kendini yenilediğini ve kar tanesi gibi olduğunu iddia ediyor. İnanılmaz! Başka bir bilimsel araştırmaya göre işe; ses dalgalarının, geçtiği maddenin yapısını değiştirdiği kanıtlanmış. Çeşitli elementlerle yapılan deneylerin sonunda ses dalgalarına maruz kalan elementlerin yapısında değişiklikler saptanmış. Şimdi aklıma saatlerdir bilgisayarın hum sesini dinlediğim geldi. Şu an bu yazıyı okurken bilgisayarınızın karşısında maruz kaldığınız düşük frekanslı sesler sizin de yapınızda değişiklik yapabilir. Umarım yazının içeriği bir denge sağlıyordur. :)


Neyse; yüzyıllardır bilinen, uygulanan, bizi doğayla ve evren ile bütünleştiren, Bir'lık bilinç durumunu sağlayan heceler var. Bunlara Mantra adını veriyoruz. Mantranın belli frekanslarının bedenimizde yarattığı rezonansın, hücre yenilenmesi yaptığı iddia ediliyor. Mantralar kısaca; uygulayanda değişik amaçlı bir sonuç üreten, bir ses formülüdür. En çok bilinen Mantralar arasında;

OM: Hindu geleneğinden gelen bir Mantradır. Sanskritçe bir sözcüktür. Bütün sesleri içinde barındırdığına inanılır. Bu yüzden "OM herşeydir, OM sonsuzdur" denilir. Tibet Budizminde ise Buddha'nın vücut, akıl ve konuşma üçlemesini temsil eder.Aydınlanmış OLandır. Mesela şimdi OM hecesini 20 30 saniye çekerek sesli söyleyin. Farkettiyseniz OM hecesi vücutta titreşim yaratır.


AH: Dünya üzerinde bir çok Tanrı ve Tanrıça isimlerinde görülür. Bu yüzden AH sesi kutsal bir hecelemedir. Örneğin;Allah. Nefes alıp verişimizde içimize çektiğimiz nefesi dışarı verirken AH sesini çıkartırız. AH sesinin kalp çakrasının sesi olduğu düşünülür.Tibet Budizminde, toplu yapılan meditasyonlarda hecelenen mantralar ile, topluluk birbirlerine ayar yapıp, birbirlerini rezone ederler. Öyle görülüyor ki AH çekerek birbirinin kalp atışı, beyin dalgalarına uyum sağlanabiliniyor.


HU: Tanrı'nın evrensel adı olarak biliniyor. Ülkemizde de HU çekme bilinen bir mantradir. Doğaya çok yakın bir ses olduğunu söyleyebiliriz. Suyun akışı, flütün sesi,rüzgarın ağaçları sallarken çıkardığı seslere çok yakın gerçekten.


Sözden müziğin titreşimlerine gelirsek, Himalayalar'da binlerce yıldır bir müzik aletinden çok meditasyon ve şifa için kullanılan Tibet çanakları (Tibetian bowls) ve canları duymuşsunuzdur. Şimdilerde müzik terapi merkezlerinde bu çanaklar ve çanlar vazgeçilmez aletler olmuş. Çanaklar geleneksel olarak 7 metalden yapılır ve bedenin enerji merkezlerini (cakralar) aktive ettiğine inanılır. Kötü enerjiyi temizlediği ve derin meditasyon (theta) getirerek şifa ve Birliği sağladığı iddia ediliyor.


Dr Mitchell Gaynor, (director of Medical Oncology and Integratıve Medicine at the Cornell Cancer Prevention Center in NY), ses terapisini, Tibet çanaklarını, kristal canakları, dinsel şarkıları, mantraları, kanserli hastalar üzerinde uzun yıllardır kullanıyor. Dr Gaynor'a göre; "Eğer sesin titreşim olduğunu kabul ediyorsak, o zaman titreşimin fiziksel oluşumumuzun her parçasına etki ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Sadece kulaklarımızdan deği,l hücrelerimizden de algılıyoruz. Sesin fiziksel düzeyde şifa verdiğine bir neden derinden bize dokunması ve bizi duygusal ve ruhsal anlamda transforme edebilmesidir "diyor. Dr Mitchell Gaynor'un ses titreşimleri üzerine yaptığı araştırmaların sonucunda; çanaklar, kanser hücrelerinde bulunan ritimsiz hareketlere etki ediyor ve uyumlu transformasyon sağlıyor. Diğer bir araştırma ise California üniversitesi İnsan Bilimleri Enstitisü'nden geliyor. Bilim adamları Voyager 1 ve 2'nin kayıtlarını incelerken, Uranus'un halkaları tarafından üretilen seslerin gerçekte Tibet çanakları tarafından üretilen seslere yakın olduğunu keşfederler. Jüpiter'den çıkan sesler, yüksek frekanslı yunus balığının seslerine çok yakındır. Araştırmacılar kozmik titreşimlerin düzene girmeyi ve hücresel iyileşmeyi stumüle ettiğini söylüyorlar. Tibet çanakları rüya çalışmalarında deneklerin rahatlaması için kullanılıyor. Çanakların titreşiminin eski davranışların kırdığı ve yenilediği ileri sürülüyor.


Şimdi ilginç bir görüşe gelmek istiyorum: Bir astro-seismoloji uzmanı olan Prof. Kurtz 'a göre; bütün bu dünyasal sesler; davul,tibet çanakları vs. aslında dünyasal olmayan kaynaktan meydana gelirler.
Prof. Kurtz; "Seismoloji bizim objelerin içindeki titreşimleri incelememize izin verir. Biz bunu uzun yıllardır dünyada yapıyoruz. Mesela büyük bir depremden sonra dünya çan gibi çınlar ve ses dalgalarının nasıl dünyada dolaştığını, yol aldığını inceleyerek deprem hakkında bilgilere ulaşırız. Yakın zamanlarda artık bunu yıldızlara da uygulamaya başladık" diyor. Bu teori aslında Pisagor'a yanı 2500 yıl öncesine gidiyor. Pisagor'a göre evren armoni üzerine kurulmuştur. Yıldızlar, gezegenler dönerken kendilerine özgü bir hum sesi çıkarır ve her gezegenin kendi müziği vardır. Bu müzik sadece Tanrıların ya da ölümsüzlerin dinleyebileceği bir iletidedir. Pisagor'a göre her 7 gezegen kendi notasını merkeze uzaklığına göre -ki bu dünyadır- üretir ve bu müzik her yerdedir (music of spheres, kürelerin müziği). Pisagor'a göre farklı müzik modları farklı insanlara farklı biçimde etki eder. Bununla ilgili ilk çalışmalar bildiğiniz gibi ilk müzik terapi merkezi olan Bergama'da uygulanmıştır.


Belki Pisagor haklıydı! Gerçekten de evrendeki herşeyin kendi müziği var. Daha geçenlerde Perseus galaksi kümesinin notası keşfedildi. Perseus kümesinde, ses dalgaları kara delikteki aktivideki patlamalardan meydana geliyor ve Perseus galaksi kümesi çınlıyor, yankılanıyor. Astronomların anladığına göre, bu bilinmeyen ses dalgaları kümeyi çok sıcak bir gaz olarak tutan enerjinin de kaynağı. Peki Perseus kümesinin nota değeri ne? Ses dalgalarının en yüksek olduğu nokta ile sesin hızını ölçüt alarak yapılan ortalama hesaplara göre kozmik nota; B flat'in 57 oktav altındaki orta C'nin üstünde bir yerlere denk geliyor.


Bence de evrendeki herşey titreşiyor ve kendi ses değeri var. Bizim için önemli olan ise yaşamımızı, kendimizin ve yaşadığımız doğanın seslerinin farkında olarak yaşamak.



Kaynakça:

uclan.ac.uk/research/highlights/4.htm

chandra.harvard.edu/press/kits/perseus/blackholesound.htm

semazen.net

Edited by - Tiversonus on 22/06/2008 15:02:21

tgur
Zümrüt

Turkey
233 Posts

Posted - 22/06/2008 :  18:56:34  Show Profile  Visit tgur's Homepage  Reply with Quote
Sevgili Tiversonus,

Bu alıntın için teşekkürler,çok güzeldi.
Bana amca demen hem sevindirdi hem üzdü,
Malüm yaş da bir spiralde ,amcalık ,spiralin belki genişe atlayacak bölümüne ait bir yaş kavramı ,genişliğe ulaşacağımız zamana belki yaklaşmış olabiliriz,
Ama ben sizin spiralinizdeyim yani yaş otuzbeş, kırk..
Davranışlarınıza üst yaş sarmalları mani olmasın , böyle olmazsak biz kavramını kademelere bölüp özelliğini parçalarız.
Yine seni (eysik) bilgilerle yormayayım (sahiden nedir bu eysik,eksik mi acaba),
Şuraya müzik ile ilgili birşeyler sıralıyorum,

Selam ve sevgiler.

10.08.2005
Müzik , müzik sen ne müthişsin
Varlığın oluşumunda renkle birleşmişsin
Titrasyonun helezonla buluşunca
Madde olup evren diye belirmişsin


Heplik , hiçlik, hayat la sesi ile terennümde
Aranılanların hepsi birleşir bu bütünde
Dörtyüzotuzbeşinci saykıl diye tanınır
Frekansla ölçülürse dünya biliminde

Edited by - on
Go to Top of Page

Tiversonus
Elmas

2018 Posts

Posted - 22/06/2008 :  21:18:21  Show Profile  Visit Tiversonus's Homepage  Reply with Quote
Selamlar,sevgiler
Sevgili (tgur), ben ruhen şu anda 65 yaşından büyüğüm,büyüğüm diyorum çünki babam ile kendimi karşılaştırıyorum kendimi,ona şöyle bir bakıyorum ve tamam ben babamdan yaşlıyım diyorum.Yani yaş bana göre çok göreceli.Ayrıca yazınızdaki,osmanlıca kelimenin türkçe karşılığını yazarken ne düşündüğünüzü hayal etmiştim,kaçırdı sanmayın.Yazınız üzerinde de derslerimi alabilmek için ve bir bakış açısı yakalayabilmek için üzerinde düşündüğümü de söyleyeyim.Hergün büyümeye çalışıyoruz ve sonra bu büyümeler bizi ihtiyarlatıyor vr sonrada genç olmak istiyoruz,ilginç bir döngü değil mi?

Selamlar,sevgiler

Şiir yeteneğim kısıtlı ama bu da benden olsun:

NİHAYET!

Neyi, nerede, nasıl arayacağımızı bilmeden çıkarız bu yola,
Başladığımız nokta da vardığımız nokta da aynı olur:
'Ben'
Sonunda akıl şaşar bu işe:
"İlahi Benliğimiz miydi bunca zaman yüzleşmekten korkup da kaçtığımız?
İlahi imiş hep yüzümüzü çevirip gözümüzü sakındığımız meğer.
Kimse kalmadı 'başka' nazarımızda, hepsi, her şey Bir'dir, aynı Aşk'tır işte!
İyi - kötü nedir ki, Öz'ümüz Bir'dir bizim.
Nasıl göremedik bunca sene?"

~~~~~~~~~~~~~~~
Kendini bilen,
her an gönlünü yanılmadan kurtaran,
kendi sıfatlarının zatından kitap düzen
ve o kitabın fihristine de ben Tanrıyım adını takan
topluluğa kulum, kurbanım ben.

Mevlâna

Topluluk bizim yanımıza geliyor. Susacak olsak, incinirler. Bir şey söyleyecek olsak, onlara göre söylemek lazım geldiğinden o zaman da biz inciniriz.

Mevlâna


Edited by - Tiversonus on 24/06/2008 13:19:41
Go to Top of Page

Tiversonus
Elmas

2018 Posts

Posted - 12/07/2008 :  19:34:05  Show Profile  Visit Tiversonus's Homepage  Reply with Quote
Selamlar, sevgiler

------------------------------------------------------
KUTSAL ANA UNSURLAR

Bizim anlayışımıza göre Tanrı dünyayı ve evreni yaratmaktan ötedir, yaratılış sürecinin ta kendisidir. Tanrı evrenin fiziki maddesinin özünde mevcuttur, siz nerdeyseniz Tanrı da, yaratılış da ordadır! Fizik dünya deneyim tayflarından sadece biridir ve Tanrısal olanın bir parçasıdır. Bu bilinci deneyimleyebilmek için daha süptil farkındalık alemlerine erişmeniz gerekir. O daha süptil bilinç alemine, yani Kutsal Ana Unsurların canlı bilinç olarak titreştikleri o arşetipsel alana erişerek bilincin sürekliliğini çok daha derin bir biçimde hissedebilirsiniz. Bu arşetipsel alan Carl Jung’un tarif ettiği arşetiple aynı şey değildir, biz burada maddenin yer altı dünyasından, ta başlangıçtaki esas güçten söz ediyoruz. Bu daha çok kuantum alanına benzer ki, bilincin sürekli olarak maddeyi yeniden yarattığı kuramsal bir yerdir. Dört Kutsal Ana Unsur bu sürecin bir parçasıdır.
Bizim dünyamızda bu Dört Kutsal Ana Unsurun her biri için bir ses vardır. “EL” Topraktır, “KA” Ateştir, “LEEM” Sudur, “OM” ise Havadır. Dördü titreşimsel bir süreklilik oluşturur. Ana unsurların seslerini teganni ederek bulundukları arşetipsel aleme girmek mümkündür. Bu sesler algı kapısını açar ve arşetipsel alemin ana unsurlarının canlı oldukları bilinç alanına girmenizi sağlarlar. Gerçekten de o aleme girmek ve orada bir süre kalmak, bilincinizi ve algınızı fizik dünyanın derinliğini hissedecek şekilde değişime uğratır.
Bu çok güçlü bir uygulamadır. Aslında her seferinde en az dört kere dörtlü gruplar halinde “EL-KA-LEEM-OM” mantrasını tekrarlarsınız, sonra onu on altı kere tekrarlarsınız vs. Biz mantranın 256 kere tekrarlanmasını tavsiye ederiz. Bu size bilincin sakinleşip çeşitli hallerden geçtikten sonra ana unsurların arşetipsel alemine girmesi için zaman kazandırır. Orada kendini yerküre vasıtasıyla ifade eden bilincin canlılığını ve sürekliliğini direkt olarak algılarsınız. Bu mantraları evin dışında, ana unsurları direkt hissedebileceğiniz doğal bir ortamda tekrarlamak özellikle etkilidir. Ayrıca farkındalığınızı bedeninizin ortasından geçen pranik tüpe yöneltmek de çok güçlü bir uygulamadır. Farkındalığınızı pranik tüpte tutarak ana unsurların seslerini tekrarladığınızda tüpün içinden akan prananın ses tarafından arındırılıp canlandırılmasına ve bedeninizdeki ana unsurların aktive edilerek uyandırılmasına katkıda bulunmuş olursunuz. Bu, üzerinde konuşmaktan çok direkt deneyimlenmesi gereken bir şeydir.
Mantranın tekrarlanması konusunda bir noktanın iyi anlaşılmasını istiyoruz. Alıştırmayı yaparken bilinç yatışıp çok derin bir hale girdiği için sık sık bilinçaltından bazı şeyler ortaya çıkmaya başlar. İnsan bu durumda büyük bir can sıkıntısı ve yorgunluktan, yüksek esrime hallerine kadar tüm bilinç hallerini deneyimleyebilir. Buna insanın kendi “iblislerinin”, kendi olumsuz duygu malzemesinin farkındalığı da dahildir. Mantra tekrarlanırken hepsi aktive olabilir. Bu yüzden, bu süreçte ortaya her ne çıkarsa çıksın bunun arınma işleminin bir parçası olduğunu bilmek önemlidir.
Biz dünyayı kutsal bir yer olarak, arşetipsel bilinç aleminin kutsal ana unsurlarının maddedeki yansıması olarak görüyoruz. Biz dünyayı başka herhangi bir alem kadar Tanrıya yakın görüyoruz, çünkü süreklilik bir bütündür. İnsanın bakış açısı kişisel bilincinde tuttuğu bir şeydir. Dünyada bedenlenmiş haldeyken Tanrısal olanla derin bir birlik içinde olmak, kendini Yuvada hissetmek mümkündür. Yuvaya gidebilmek için dünyayı terk etmek gerekmez, çünkü Yuva dediğiniz şey aslında bir bilinç halidir, kendi içinizde ürettiğiniz bir birlik ve bağlılık halidir.
Biz bu zamanda özellikle teknolojik yönden gelişmiş ülkelerde tehlikeli bir durum görüyoruz. Bu insanın kendini doğadan ve ana unsurlardan ayırmasıdır. Modern toplum kendini doğadan yalıtmıştır. Batı toplumu, kutsal kitapta yer alan doğaya hükmetme ibaresini alıp son derece sorumsuz noktalara götürmüş ve doğaya zulmetmeye başlamıştır. Sadece zulmetmekle kalmamış, doğadan ayrı da düşmüştür. Bu yüzden bilincin sürekliliğiyle bağlantısını yitirmiştir. Sık sık doğaya çıkıp ana unsurlarla zaman geçirmenizi tavsiye ederiz, çünkü onlar arşetipsel modellerin maddeye yansımalarıdır. Ana unsurların isimlerini saygıyla tekrarlayın, sonunda hayal gücünüzün çok ötesinde bir iç dünya kapılarını size açacaktır. O iç dünyaya girdiğinizde dünyanın kutsal bir tapınak olduğunu, her nereye giderseniz gidin Tanrının orada olduğunu net bir şekilde anlayacaksınız. Şimdi sorularınızı yanıtlayabiliriz.
---------------------------------------------------------------

((HATHOR BİLGİLERİ
AKAŞA YAYINLARI))

Bu mantra yı youtube'a upload ettim, faydaları yukarıda anlatılıyor, ilgilenenler dinleyebilirler...

Selamlar, sevgiler...

Edited by - Tiversonus on 12/07/2008 20:55:18
Go to Top of Page

ivrin
Elmas

Turkey
492 Posts

Posted - 12/07/2008 :  19:46:50  Show Profile  Visit ivrin's Homepage  Reply with Quote
Dostum, youtube'a hangi isimle eklediniz ya da linki verir misiniz.


Not: Ok Buldum.. matranın kendisini yazınca çıkıyor tiversonus1

Teşekkürler dostum;)

Edited by - ivrin on 12/07/2008 19:52:37
Go to Top of Page

Tiversonus
Elmas

2018 Posts

Posted - 12/07/2008 :  20:04:35  Show Profile  Visit Tiversonus's Homepage  Reply with Quote
From:tiversonus01 ; ''EL KA LEEM OM''

Selamlar, sevgiler...

Edited by - on
Go to Top of Page

Tiversonus
Elmas

2018 Posts

Posted - 17/07/2008 :  12:09:21  Show Profile  Visit Tiversonus's Homepage  Reply with Quote
Selamlar, sevgiler..
Müzik ile ilgili başımdan geçeni anlatmak istiyorum.Bir kaç gün önce büromda oturmuş ve youtube dan indirdiğim (Yanni - Prelude & Nostalgia) parçayı volümü yüksek şekilde dinliyordum ve biryerlere gitmiş şekilde dalmıştım.Karşıdan bir anadolu insanı şalvarlı, hafifçe sakallı,doksanlarına dayanmış bir ihtiyar, camdan içeriye bakarak konuşa konuşa kapıyı açyı ve oturdu, otururkende söyleniyordu bir taraftan: (ister sen kov buranın, buranın soğük (klimalı) olduğunu biliyorum ve bira nefesleneceğim ) diyordu.Ben ise biraz hayal kırıklığı ile (rahatsız edilme sıkıntısıyla), (hoş geldin amca , ancak ben şimdi başka yerdeydim beni yeniden buraya getirdin) dedim ve aniden (şu parçayı dinle ve ne düşündüğünü söyle) diyerek parçayı başa aldım ve sesi bira açtım ki, kulağı az duyan amcamız dinleyebilsin diye.İhtiyar amcamız sessizce dinliyordu ve birara yandan baktığımda, hafif sakalının üzerinde bir gözyaşı gördüm…Parçanın (Prelude) bölümünde, ermeni ve venezuela lı sanatçı çalıyordu, sanırım (geride kalanlar) için bir ağıt niteliğindeydi….Nostalgia kısmı gelmeden , müziği kapattım ve o na dönerek (ne hissettin, nereye gittin?) diye sordum , bana (Şehitlerimiz aklıma geldi) dedi…..Odamda derin bir hüzün hakim oldu ve ben düşünmeye başladım, şu kendine hizmet emperyalizmin yaptığına bak diye…Sohbetimiz birkaç saat sürdü ve ben şu (müziğin evrenselleğine bak) diye kendi kendime söylendim….Evet müzik evrensel dir, Bir’lik Frekansı( Sevgi) ile müzik yapacağımız günleri özlüyorum dğrusu…

Selamlar, Sevgiler…

Edited by - on
Go to Top of Page

ivrin
Elmas

Turkey
492 Posts

Posted - 17/07/2008 :  13:43:34  Show Profile  Visit ivrin's Homepage  Reply with Quote
Of yaaaa Tiversonus dostum:( of diyorum sana!
Nasıl da odaklandım yazdıklarına ve duygu hakimiyetimi elden bıraktım, bir anda olsa gözlerim doluverdi işte. Belki sorumsuzca negatif alan yarattım kendime, hem de tam huzur içerisinde Azam Ali'nin "El Rey De Francia" şarkısını dinleyerek "bakalım budur'da bugün neler varmış" dediğim anda.

Evet yaa, geçmiş bazen böyle bir mesaj eşliğinde, siz o an arınmaya çalışsanız dahi bir yerlerden gelip kapınızı çalar ve tokat gibi vuruverir yüzümüze "hey!" der "sen orada huşu içerisinde anının huzurunu yaşarken, özünle buluşup "bir"liğe yol alıp derinliklerinde özgürleşirken, bu insanlık köleliklerinden azad olamamanın ıstırabını yaşıyor. Evet, azad olmak.. özgür kalmak! Geçmişten anımıza sirayet eden ve dahi hala aktif durumdaki emperyalizmin tuzakları ile esaretimiz KH da takılı kalmış durumda.

Kendi bireysel alanımın esaretinden bir evlatlık reddi ile kurtulmuştum ama evrensel esaretten kurtulmanın çarelerini ancak "bir" halde iken arayabilirim. Burada bunları konuşabiliyor olma özgürlüğü ile ve hergün alanımızı neden genişlettiğimizi ve bütün halde kalmaya neden ihtiyacımız olduğunu bir kere daha görebiliyorum sayende.

Dün dostum, daha dün bu konuyu düşünüyordum biliyor musun; yazılarını okudukça "evet" dedim, müzik işte! Farklı yerlerde hatta savaşan ve birbirinden nefret eden insanların dahi, aynı anda aynı müziği dinlerken ruh bedenlerinin oluşturduğu duygularla, o ortak lisan ile, "bir" oldukları anları düşündüm. Kaçacak yer yok!... İstedikleri kadar savaşsınlar bir şarkı ile bir melodi ile kilometrelerce ötesinden bile bir olmanın kaçınılmaz gerçeğine gömülüyorlar.. ah bir de farketseler! O an onları resmedecek ya da görüntü kayıtlarını alıp onlara anında gösterebilecek bir teknoloji olsa yine savaşabilirler miydi acaba??? Ya da o şövanist duyguları ne hale gelirdi, unufak olup uçup gitmez miydi acaba? Nasıl göstermeli insanlara bunu, nasıl anlatmalı ayrılıkçılığın bir illüzyon olduğunu?! Ya da savaştığı konu her neyse onun bir zulüm çemberi olduğunu, nasıl anlatmalı:(

Evet, müzikle işte.. müzikle! Başka yolu yok.
Sadece dinlemelerini sağlamak yeter. Ama neyi dinlemelerini bu evrensel dili kötüye kullanan KH üretimi melodileri değil, sadece "bir"liği beraberliği, barışı, kardeşliği temsil eden ezgileri. Cıztak cıstak kuru gürültü, müzik diye sunup insanları çektikleri tuzaktan kurtaran huzura yönelten, özün seslenişini yansıtan gerçek müziği.

Sevgiyle..

Edited by - on
Go to Top of Page

bozadi
Elmas

307 Posts

Posted - 17/07/2008 :  14:41:06  Show Profile  Visit bozadi's Homepage  Reply with Quote
Tiversonus, yanni'nin "yanni live, the concert event" isimli konseri beni de çok derinden etkilemiş bir müzik performansı ve belirttiğin parça özellikle güzel gerçekten. : )

Edited by - bozadi on 17/07/2008 14:43:39
Go to Top of Page

Tiversonus
Elmas

2018 Posts

Posted - 17/07/2008 :  15:10:58  Show Profile  Visit Tiversonus's Homepage  Reply with Quote
Sevgili ivrin,

Yazdıklarına cevap vermemek olmaz, sadece düşünüyordum ve hemen aklıma dün ki gece geldi: Biraz erken yatınca gece saat 01 gibi uyandım, bir sigara( aslında sigara değil tütün) içmek üzere oturma odasında uzandım, pencerenin kenaeına ve bu ara ‘’küs’’ olduğum tv yi açtım ve ‘’dvery’’ kanalını açtım, daha önce seyrettiğim sanırım bir yılı geçmiştir, balinaların seslerini kayıt eden insanın görüntüsü karşıma çıktı.Tanıdık bir insanla karşılaşmış gibi seyretmeye başladım.Adamın gözlerinin içine bakarak, ne söylemek istediğini yıllar önce düşünmüştüm ve adam bana çok tanıdık,benzer,dost gelmişti ve yine karşımday dı ve bu dostu tanıyorum ne diyor du diyerek izlemeye başladım, zaten bu adamı seyrettikten sonra balina ve yunus seslerini download ettiğimi hatırladım…Kambur balinanın müzik söylediğini ve bunun belirli notalara uyduğunu söylüyordu.Balina katliamını durdurabilmek için çalışmıştı.Bir dergi de ek olarak verilen , gelmiş geçmiş bir defa da en fazla sipariş edilen plak olduğunu ve bu plak, kambur balinanın şarkılarını, müziğini içeriyordu…Adam şunu söylüyordu;( hiçbir organizasyon, hiçbir çalışma bu müzik (plak) kadar hizmet etmemiştir, kambur balinayı dinleyen insanlar ilginç bir şekilde etkileniyor) diyordu ve daha sonra greenp. örgütü bu konuyla ilgileniyor ve tüm dünyanın dikkati bu konuya çekiliyordu…Kambur balinanın şarkısını dinleyenler neden etkileniyorlar dı?Genetik köklerimiz ile ilgili miy di acaba?Aklıma sirius ve Ra bilgileri geldi….
Ayrıca, (Azam_Ali-_El_Rey_de_Francia) şarkısını ben de dinliyorum, itieaf etmeliyim, ancak şu parçası daha fazla dinletiyor bana kendini (Azam Ali-The Tryst )...Dostlar budur da yazar de ben kaçırırmıyım, enazından bir denerim...Ayrıca, red edilmişlik konusu, zor bir konu, ancak ben de kendimi toplumdan red edilmiş hissettiğimi söylemeliyim yani,,,, gerçekten zor, ama şimdi için değil bir (çocuk) için zor...İşte herşeyi deneyimleyecek şartlar/koşullar, bizim istediğimiz şartlar/koşullar, önümüzde durmuyor, bazen de deneyimlemek istemediklerimizi deneyimlemek zorunda kalıyoruz...

Selamlar,Sevgilerimle...
Not:Dostum Bozadi yanni nin hayatı aklıma geldi, bir öğretmenken ,nota bilmezken yunanistan dan abd ye gidişi vs...Bu arada Kitaro, aydınlanmış olan Kitaro' yu unutmamak gerekir, özellikle japonlar için kutsal olan davul ile yaptığı muhteşem şovunu(Matsuri)...

Edited by - Tiversonus on 17/07/2008 15:15:20
Go to Top of Page

Tiversonus
Elmas

2018 Posts

Posted - 24/07/2008 :  10:56:06  Show Profile  Visit Tiversonus's Homepage  Reply with Quote
(Alıntıdır)

Semâ'daki Sırlar

07 Nisan 2008 00:14
Mevlânâ ile tanınan ve vefatından sonra onun adına tesis edilen Mevlevîliğin tarikat âyinine isim olan Semâ’; Arapça bir kelime olup lügatte; “dinlemek, işitmek, kulak vermek, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma” gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise; mûsikî namelerini dinlemeye, dinlerken vecde gelip harekette bulunmaya, kendinden geçmeye, oynayıp raksetmeye, tasavvuf ehlinin cezbe haliyle ayakta zikretmelerine verilen isim olmuştur.1

Mevlevîlerin belli günlerde bir araya gelip yaptıkları ‘semâ zikri’ne “Mukabele”, sem⒠gününe de “Mukabele Günü” denilmiştir. Mevlânâ zamanında bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen semâ’, daha sonraki devirlerde (Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar geçen süre içinde) bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur. Böylece XV. yüzyılda son şeklini alan “Sem⒠Töreni”ne daha sonra sadece XVII. yüzyılda “Nâ’t- ı Şerîf” eklenmiştir.2

Semâ'nın yapıldığı alana ‘'Semâhane'’ denilir. Mevlevîlikte semâhanenin dairevî şeklinden, Mevlevîlerin üzerine giydiği elbiseye, üstüne oturdukları postların renklerinden sem⒠esnasındaki hareketlerine kadar her şeyin bir anlamı vardır.

Mevlânâ zamanında vakte bağlı olmaksızın vecd hali zuhur ettiğinde yapılan semâ’,3Mevlânâ’dan sonra genellikle Cuma veya öğle namazını müteakib icra edilmiştir. Semâ günü namazını kılan dervişler, hepsi birden manevi huzur içinde oturur ve tıpkı evreni oluşturan unsurların bir araya gelmesi ile çokluk âlemine ilk defa geliyor gibi beklemeye başlarlar.4

Semâ töreni XVII. yüzyıl bestekârlarından Buhûrîzâde Mustafa Itrî’nin Rast makamında bestelediği altı peygamberi öven “Nâ't-ı Şerif” ile başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz. Muhammed’i öven, Hz. Mevlânâ’nın bir şiiridir. Bu nâ’tı, Nâthan, ayakta ve musikîsiz okur. Hazır bulunanlar manaya vakıf olma arzusuyla nât-ı şerifi can kulağı ile dinler. Böylece görünen dünyayı kuşatan eşyaların özünde saklı bulunan hakikati anlamak için bir “kalb-i hâfız”a (hatırlayan bir kalbe) sahip olurlar.5

Nâ’tı, bir Kudüm sesi izler. Allah'ın kâinatı yaratışındaki "Ol" emrini sembolize eden bu kudüm sesinin ardından, kâinata ruh verilmesini ve ilâhî nefesi (ilk nefes) temsil eden ney taksimi başlar. Taksim yapan neyzenin taksiminden dağılan nağmeler ve icra ettiği makamlar; Allah’ın tecellilerine dalmış ve O’nun varlığında kendini yok etmiş “ölmeden önce ölmek” sırrına ermiş, nefislerini çekici dünya hevesleri karşısında dizginlemiş salih insanların durumlarına işaret kabul edilir. Yine Mevlevîlere göre; ney’in sesi aynı zamanda bütün yaratılmışların yok olacağını ve ölümden sonra âlem-i berzahta bir süre hareketsiz ve sessiz bekleyeceklerini haber vermektedir.6

Kısa süren bu ney taksimin ardından kudümzenbaşı’nın kudüme ilk vuruşuyla birlikte Şeyh ve Semâzenler Allah’ın insanın önce cansız bedenini yaratması sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmesine, böylece evreninin oluşumu ve can buluşuna misal olmak üzere hep birlikte içlerinden “Allah” diyerek ellerini yere vurur ve birden ayağa kalkarlar. Bu aynı zamanda Kur’an ayetlerinde bildirilen yeniden dirilme ve bir araya toplanma gününe7de işaret sayılmıştır.8

Semâhanenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post (Şeyh Postu) arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. Semâ’/Mukabele meydanının sağ yarım dairesi maddî dünyayı (zâhir âlem), sol yarım dairesi ise manevî dünyayı (bâtın âlem) sembolize eder. “Hatt-ı istiv┠denilen bu çizgi, Mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz. Postun tam karşısında Hatt-ı İstivâ’nın sem⒠meydanını kestiği noktaya gelen semâzen burada da baş keser (selamlar) ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder.

Taksimden sonra peşrevin başlaması ile Şeyh efendi ve Semâzenler, sem⒠meydanında sağdan sola doğru müziğin temposuyla dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Sem⒠meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu dairevî yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir.9

Bu yürüyüşler esnasında sem⒠meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki semâzen, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Mevlevîlerce; mukabele meydanında mukabeleye duran kalplerdir. Bu hareket sebebiyle Mevlevî ayini “Mukabele” olarak isimlendirilmiştir.10

Mevlevî semâ’ındaki bu üç devirlik yürüyüş kıyamet gününü, o gün mahşer ehlinin peygamberleri gezip şefaat istemelerini fakat hiçbir peygamberin şefaate yetkili olmadığını sadece Hz. Muhammed’in şefaate layık olduğunu teşbih etmektedir. Mevlevî semâ’ındaki Devr-i Veledî denilen bu ilk kısmı, Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled üç devir halinde düzenlemiştir.11

Bu devirler esnasında, “O gün her topluluk önderleriyle çağrılırlar”12 ayetinin manasındaki gibi semâzenler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde yürürler.13Bu yürüyüş aynı zamanda Mutlak Hakîkat’i “İlme’l-Yakîn” olarak bilişi, “Ayne’l-Yakîn” olarak görüşü, “Hakka’l-Yakîn” olarak da O’ na erişi sembolize eder.

Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır.

Kudümzenbaşı’nın Devr-i Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile sessizce yerlerine çekilen semâzenler başları önlerinde beklemeye başlarlar.

Neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler sadece vehimden ibaret olan beşeri varlıklarından soyunduklarını temsilen bu varlıklarının sembolü olan üzerlerindeki siyah hırkalarını çıkarır ve ellerini çapraz bir şekilde omuzlarına bağlarlar. Semâzen üstündeki siyah hırkayı çıkararak, sembolik olarak, hakikate doğar kollarını bağlayarak “1” rakamını temsil eder. Böylece Allah'ın birliğine şahadet eder. Bundan sonra semâzenler tek tek ve sıra ile şeyh efendi ile görüşerek (elini öperek) izin alır ve semâ’a başlarlar.14

Sem⒠mekanı olan semâhane'nin daireselliği, evreni sembolize eder. Şeyhin oturduğu Kırmızı post, Mevlânâ'nın makamı kabul edilir. Güneş batarken gökyüzü nasıl kırmızı olursa, Mevlânâ da güneş batarken vefat etmiştir. Postun kırmızı rengi “vuslat”ı yani Allah'a kavuşmayı anlatır. Mevlevîliğe yeni girenlerin oturduğu post siyah olur. Siyah renksizliğin rengidir, tevhidi temsil eder ve bütün renkleri içinde barındırır. Derviş bilgilenip yol alınca beyaz renkli posta oturmaya hak kazanır. Semâzenlerin başlarına giydikleri “sikke”; insanın kötü huylarının yani nefsinin mezar taşını, “tennure”; nefsinin kefenini, üstüne giymiş olduğu “hırka” ise nefsini simgeler. Semâzen semâ’ya başlarken hırkasını çıkarır ve manevi temizliğe adım atmış olur. Semâzenin, kollarını çapraz bağlı olarak duruşu Allah'ın birliğini ifade eder. Semâzen, kollarını iki yana açarak sağdan sola dönerken evreni kalbiyle kucaklar. Sağ eli gökyüzüne, sol eli yeryüzüne dönüktür. Bu “Hakk’’tan alır halka veririz, kendimize bir şey mâletmeyiz” anlamına gelir. Semâ’da, semâzenin Allah'ta yok oluşu da vurgulanır. Semâzenler gezegenlerin hem kendi etrafında hem de güneşin çevresinde dönmesi gibi meydanda dönerler. Semâ’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan-ı Kâmil”e doğru yönelişini ifade eder.15

Semâ’, her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idare edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizamı temin eder. Birinci selâm, insanın kendi kulluğunu idrak etmesidir. İkinci selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder. Üçüncü selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir. Dördüncü selâm ise insanın yaratılıştaki vazifesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm’ da en yüce makam, kulluktur.
Yine birinci selamda âşıklar, şüphelerden kurtulur ve Allah’ın birliğine tam iman ederler. İkinci selamda tüm varlığı bu ilâhî birlik içinde eritirler. Üçüncü selamda âşıklar kendilerini arındırıp “oluş” mertebesine ulaşırlar. Dördüncü selamda ise “varlık” içinde “yok” oluşa vasıl olurlar.

Dördüncü selâmın başlaması ile “postnişin” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan ağır hareketlerle semâ’a girer. Hatt-ı İstiva’da semâzenlerin ortasında semâ eden şeyh sağ eliyle hırkasının yakasını açar, sol eliyle de hırkasının ucunu tutar. Bu şeyhin gönlünü herkese açtığını anlatır. Postundan sem⒠meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve orada direk tutar. Orası Hatt-ı İstivâ’nın ortası ve semâhanenin merkezidir. Bu noktaya “Kutup Noktası” denilir ki, Mevlânâ’nın ve onun yolunu temsil eden “Makam Çelebi”sinin yani “Hakikat-i Muhammediyye”yi temsil eden kutbun yeridir. Postnişinin onun vekili olduğu için burada sem⒠eder ve yine dönerek postuna geri gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.

Şeyhin posttaki yerini almasıyla son taksim de nihayet bulur ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okunur. Son dualar ve Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla Sem⒠Töreni neticelenir. Önce Şeyh Efendi sonra da semâzenler ve mutrıp heyeti şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terk ederler. Böylece sem⒠töreni tamamlanmış olur.16

Mevlevî mukabelesindeki manevi işaretlerlere dair XVI. asır Mevlevî şeyhlerinden İsmail Ankaravî şunları söylemektedir: “Mevlevî mukabelesinde olup biten her şey insanın ve âlemin yaratılışı ve insanın Hakk’a dönüş yolculuğunun resmedilmesidir. Devirler sonucundaki selamlar tekbir selama raci’dir ki, Hz. Muhammed’in ruhaniyetidir. Sadece Mevlevî zikri olan mukabele devrî (dairesel) değil Mevlevî sulûku da devrîdir. Mevlevîlerin bedenleri devrettiği gibi ruhları da devreder. Muhammedî olan Mevlevîlerin sulûku ve mukabeleleri Vahdet-i Vucûd üzere daireseldir.”17



Dipnotlar:
*Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf ABD Öğretim Üyesi. 1-Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul 1991, s. 422. 2-Gölpınarlı, Abdulbaki, Mevlevî Adab ve Erkanı, İnkılab ve Aka Kitabevileri, İstanbul 1963, s. 76-77; a. mlf., Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, İnkılab ve Aka Kitabevileri, İstanbul 1983, s. 383. 3-Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 63-71. 4-Hacı Feyzullah en-Nakşbendî el-Murâdî el-Mevlevî, Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, İstanbul Matbaa-ı Amire 1864, s. 6; Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s. 371-372. 5-Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s. 7. 6-Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s. 7-8; Çelebi, Celalettin B., “Sema”, 2. Milli Mevlânâ Kongresi (Tebliğler), 3-5 Mayıs 1986, Konya 1987, 204. 7-Nebe Süresi, 38; Bakara Süresi, 255. 8-Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s. 9. 9-Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 85-86. 10-Mevlânâdan Sonra Mevlevilik, s. 374-375. 11-Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s. 13. 12-İsra Süresi, 71 13- Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s.13-14. 14-Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 87 15-Çelebi, Celalettin B., “Sema”, s. 204. 16- Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 87-94; Çelebi, Celalettin B., “Sema”, s. 205-206. 17-İsmail Ankaravi, Minhâcu’l-Fukarâ, İstanbul 1256, s. 67-76.•



Edited by - Tiversonus on 24/07/2008 11:11:30
Go to Top of Page
  Previous Topic Topic Next Topic  
 New Topic  Reply to Topic
 Printer Friendly
Jump To:
Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum © 2004 Budur.com Go To Top Of Page
This page was generated in 0.3 seconds. Powered By: Snitz Forums 2000 Version 3.4.04
Google
 
Web www.budur.com
Detayonline Gizli
Gerçekler
oyun komedi sohbet
Visitor Counter by Digits