| Author |
Topic  |
|
damdam
Elmas
    
581 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 01:19:28
|
Sevgili endsubasi
Benim hayatimdaki negatif saldirilar sizin ki gibi degildi benimkiler hayatimin dramlarinda beni dogru sandigim yanlislarda tutmaya yonelik uygulamalardi ve bu yuzden kafayi siyirtmadigima sukrediyorum, ve oyle illizyonlarda tutuldumki ruyalarimda ise goruntude kertisler gozukmuyordu ama herseyin yolunda oldugu guzel ruyalarla oyalanildimki bu yuzden benim gordugum ruyalarima bile inancim kalmadi ...
Ben negatif saldirilardan korunmanin yolunu bilinc alti korkularimi dengeye getirmekte buldum ve bu yolda kendimi gelistiriyorum ve insanlarada bu yonde calismalar icindeyim....
Elbette vakti gelince kertislerle de muhatap olacagim ama beni saptiracak korkularimda en dusuk frekansta olmak niyetindeyim... bakalim |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 01:51:09
|
Sevgili damdam,
Sevgili Endubasi'i ile sanırım aynı şehirdesiniz. O'nu bir gün müsait biz gün merkezinize davet etseniz diyorum, buraya yazmakla olmaz ki, umarım anlatabilmişimdir. Yüzyüze konuşmak daha iyi olmaz mı onunla?
Ayrıca Selamlar, Sevgiler... |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 02:59:11
|
"KARANLIK YANIMIZ" GERÇEĞİN SADECE UFAK BİR BÖLÜMÜDÜR!

Sevgili dostlar, modern(!) psikolojiyi tamamen çöpe atamayız, o nun yeter li olduğunu da söyleyemeyiz. Bu ikisi arasında önyargılardan arınmış, önkoşulsuz bir zihin ile olaya bakabilmeliyiz.
Modern psikoloji ne diyor: "İnsan zihninin uydurmasıdır" bu tip olaylar. Evet böyle net, açık ve benim gibi "kibar" söylemez. Yani "hayal görüyorsun" yaklaşımı ile insana yaklaşır ve kişinin ""karanlık yanlarını" devreye sokar. Yani:
1. Kişi "hayal" görüyordur, bir "akıl oyunu" na yakalanmıştır. 2. Bunu da yapan kişinin "karanlık yanları" dır.
Bu iki temelden hareket ile önce "ikna" tedavisi yapılır baktılar olmuyor "ilaç" tedavisi yaparlar:((
Dostlar varoluş gizemli yollardan çalışır. Ve varoluşta özgür iradelerden dolayıdır ki, bazı enerjiler/dünyadışılar vardır ve insanları bir çiftlikteki "hayvanlar" gibi akılsız, bilgiszi tutmaya çalışırlar. Son yıllarda da "sevgi içinde hoşaf" gibi tutmya çalışmaktadırlar. Teknolojilerini gözönüne getirdiğinizde neler yapabileceklerini şaşırrsınız.
Hemen tepki gelir "sevgi" ye laf söylendi diye. Hayır dostlar sevmek demek, bir annenin çocuğunu sevmesi gibidir. Bu hizmet eylemi olmadan sevgi boştur. Düşünün bir anne olsun ve çocuğunu sevsin. Çocuk ağlıyor ve karnı aç. Anne de zeka özürlü olsun. Çocuk ağlıyor, karnı aç. Anne seviyor. Çocuğun karnını anne doyur muyor. Anlatabildim mi? Hizmet dostlar, seven hizmet ile bunu "ışığa" çevirir. Sevgiyi sadece duygusal/kimyasal bir olgu olarak ele alamaz sınız. Onun hizmet yönü olmalı. Neyi seviyorsan ona hizmet edersin. Yoksa çocuk ölür ona göre ha. Hem anne sever hem de çocuk ölür.
Dünyamızı seviyoruz. Evde otur sevgi alıştırması yap. Kömür yakmayı unutma sakın, olur mu? Hayvanları seviyorum. Özellikle "kürklü" olanları, müthiş değil mi? Tavukları severim, özellikle kızarmışlarını! Balinaları da.
Hizmet ile harekete geçmeyen "sevgi yorumu", uyutmadan ibarettir. "Sevgi yorumu" nuzu tekrar gözden geçirmeniz, Dünyanın ve İnsanların Toplu karması açısından beni direkt ilgilendiriyor, bunu söylemek benim görevim.
"Karanlık yanlarımız", "sen kafanı bunlara çok taktığından bunları görüyorsun", gel seni "iyi edeyim" pardon "tedavi" edeyim. Bunlar uyutmalar. İnsanlar bilgi ile gerçeğe uyanmalılar, shte sevgi duyguları/kimyasalları tatlıdır ancak gerçek acıdır. Sevgi demek, kollamak, korumak, hizmet etmek, doyurmak, yakmamak, yıkmamak, savaşa sesini çıkarmak v.s işlerle olur. İşte bu büyük bir aşk ıda beraberinde taşır.
Alın size İstanbul'dan havadan "karanlık yanımız", bakın "el sallıyorlar",,, başka ne ler karıştırıyorlar acaba, insanlar üzerinde??
 |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 03:00:13
|
| Not: Japon malı bir "kameranın" "karanlık yanının" bir yansıması dır:))))) |
Edited by - on |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 15:50:04
|
quote: Originally posted by zer-zivi
Hani derler ya "Kırk kere söyle,istediğin olacaktır" diye:) Gerçektende ne kadar adlarını telafuz edersek ve buda her telefuzda zihne ve yürekteki titreşimin,konu olan şeyle aynı uygun titreşimi yakalayarak(frekansı tutturarak) istenilsede istenmesede vuku bulmasını sağlar diye düşünüyorum.Aslında pek çok deyimi ve ata sözlerini incelesek içeriğinin hep spiritüel bilgi olduğu ortaya çıkıyor diye de düşünüyorum.
Bu yazını gördüğümde aklıma cinler için"3 harfliler"diyenler geldi."Adlarını sıkça telaffuz etme,çağırırsın"denir ya hani.Tabi bilgilendirilmek için bilmek ve yapılması gerekeni yapmak iyi ve her yanımızı kabullenmek onunla tamamlanmak gibi belki ama sıkça olumsuzluğu düşünmek?
Eski deyimler,hakikatende pek çok spritüel bilgiyi işaret ediyor bencede. "40 kere söylersen olur" deyiminin çekim yasasını işaret etmesi gibi.
Yaşanan gerçek bir deneyim; 1999daki o acı günümüzü,depremi rüyasında görmeyen bir insan;depremden çok etkilenmiş ve düşüncelerini depreme yoğunluştırmıştı.Sonrasında,bolu depremini bir gün öncesinden,diğer küçük fakat haberlere konu olan sarsıntıları önceden ve asyadaki depremide 1 gün öncesinden rüyasında görmüştü.
Bu insanın,deprem gerçeğiyle tanıştığımız o ana kadar,diğer insanlar gibi depreme düşüncelerini,dikkatini vermemesi ve depremi rüyasında görmemesi fakat ilk depremin tetiklemesiyle düşüncelerini ve dikkatini depreme vermesiyle beraber diğer depremleri rüyasında hissedebilmesi..Bununla bağdaştırılacak bir yanı olmalı. Yine önceden beri düşüncelerin dünyayı şekillendirdiği anlatılmış.Fizikte eski deyimleri yineliyor gibi.
Mevlana ne güzel dile getirmiş.
kardeşim sen düşünceden ibaretsin geriye kalan et ve kemiksin. gül düşünürsün gülistan olursun
|
Edited by - on |
 |
|
|
damdam
Elmas
    
581 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 20:13:12
|
Sevgili Tiversonus ve endusubasi
Bende memnuniyetle endusubasi ile karsilikli gorusmek isterim karsilikli deneyimlerimiz konusunda bilgilendirme yaapabiliriz faceebook karsilikli bireysel haberlesmede uygun bir ortam olabilir...
sevgiler simdilik... |
Edited by - on |
 |
|
|
endsubasi
Kehribar
  
Turkey
94 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 20:30:59
|
| sevgili damdam.facebook arama motoruna(ender unsal subasi)diye yazip aratin beni ekleyebilirsiniz.yada facebooktaki(7 boyutlu evren ve ufolar)adli grubu ziyaret edebilirsiniz.yada tam adinizi yazin ben sizi facebookta aratiym.sevgi ve isikla. |
Edited by - on |
 |
|
|
endsubasi
Kehribar
  
Turkey
94 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 20:47:28
|
| sevgili tiversonus.norvecteki gizli yeralti usleri ile ilgili bir baslikda aktardim.iddiaya gore norvecli bir politikaci norvecte gizli bir usse goturulmus ve cok ilginc seyler gormus.yaziyi incelemenizi tavsiye ederim.iddiaya gore norvecte 18 yeralti ussu varmis ve 2012 de dogaustu bir olay bekledikleri icin usler yapmislar.kurani-kerimdede bu konuyla ilgili ilginc ayetler var.bir ayet soyle der-bazi insanlar dunyada yeraltinda seytanla isbirligi icinde tuneller ve baziyerler kazacaklar.bunun kendilerini gelen kiyametten koruyacagini zannedecekler.ancak kiyametten ve hesap gununden kendilerini koruyamazlar.yani kurandada belirtildigi uzre milyarlarca dolar harcayarak yaptiklari bu usler ve yiyecek depolanmasi kiyametten onlari koruyamiyacaktir.sevgi ve isikla. |
Edited by - on |
 |
|
|
gregorsamsa
Kehribar
  
Turkey
70 Posts |
Posted - 07/02/2009 : 20:52:39
|
quote: Originally posted by endsubasi
sevgili tiversonus.norvecteki gizli yeralti usleri ile ilgili bir baslikda aktardim.iddiaya gore norvecli bir politikaci norvecte gizli bir usse goturulmus ve cok ilginc seyler gormus.yaziyi incelemenizi tavsiye ederim.iddiaya gore norvecte 18 yeralti ussu varmis ve 2012 de dogaustu bir olay bekledikleri icin usler yapmislar.kurani-kerimdede bu konuyla ilgili ilginc ayetler var.bir ayet soyle der-bazi insanlar dunyada yeraltinda seytanla isbirligi icinde tuneller ve baziyerler kazacaklar.bunun kendilerini gelen kiyametten koruyacagini zannedecekler.ancak kiyametten ve hesap gununden kendilerini koruyamazlar.yani kurandada belirtildigi uzre milyarlarca dolar harcayarak yaptiklari bu usler ve yiyecek depolanmasi kiyametten onlari koruyamiyacaktir.sevgi ve isikla.
sevgili endsubasi, hangi sure/ayet olduğunu söyleyebilir misiniz rica etsem ? |
Edited by - on |
 |
|
|
endsubasi
Kehribar
  
Turkey
94 Posts |
Posted - 08/02/2009 : 23:16:45
|
| sevgili gregorsamsa.googleye kuranda dunyad&ıs&ı yasam ve cinler diye yazmistim.10 larca websitesi cikti.bu sitelerden birinde kuranda yeralti tunelleri ve bunlarin seytanla ortak-isbirligi icinde yapildigi ile ilgili ayetler vardi.ama not almadim.ama baska bir ayeti not almisimki buda genetik deneyler-klonlama ile ilgili.o ayeti yaziyorum.nisa suresi 119.ayet-seytan dediki.mutlaka onlara emredecegimde hayvanlarin kulaklarini kesecekler ve yine mutlaka onlara emredecegimde allahin yarattigini degistirecekler. goruldugu uzere kuranda pek cok konuya deginilmistir ve genetik deneyler ve klonlamanin-hayvanlar uzerinde yapilacagi ve bu olayin seytanin verdigi akilla bilgiyle olacagi kuranda belirtilmistir.ayet aciktirki allahin yarattigi orjinal hayvan bedenlerinin seytanla isbirligi icinde degistirilecegini belirtiyorki dulce yeralti ussu iddialarinda boyle hayvan genetik deneyleri vardir.thomas castello yari hayvan yari insan varliklari gordugunu itiraf etmisti. |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 17/02/2009 : 20:47:38
|
“Cenneti” Kimler Hakederler?
Kasyopya Celseleri’nde 4. yoğunluğa geçiş için;“kendi hızınızda bilgi edinin” diyorlar ve “teorik olarak eğer bir birey doğru seçimleri yaparak doğal bir şekilde gelişirse ve geçişin yapılacağı zamana ulaşırsa, o bireyin bedeni de fiziksel olarak bu geçişi yaşar mı?” sorusuna “evet” cevabını veriyorlar. Ra Bilgileri’nde ise yüzde 51 lik oranında Başkalarına Hizmet edenlerin veya bu seviyeye ulaşanların ve geçenlerin 4. yoğunluğa geçeceği söylenmektedir. Bunu da “hasatçı varlıklar” tarafından -bağlı bulundukları Konfederasyon üyesi varlıklar tarafından tespitinin kolay olduğunu, bir tür aura okumasıyla- yapılacağı söylenmektedir.
Dünyada’ki “egodan sıyrılma veya sevgi, iyilik, merhamet, yardımseverlik” ile ilgili öğretileri de düşünüyorum. Aklıma 800 yıllık öğretisi ile hala günümüze “ışık” taşıyan Mevlana ve tasavvuf öğretisi geliyor. İyilik, yardımseverlik, hoşgörü karakterleri “kamil insan” a geçiş için önerilen hareket tarzları olarak aklıma geliyor. Keza Budha öğretisi de benzerlikler taşıyor. Dinlerde ise (günümüzdeki üç yaygın din) “sevap ve günah” kavramları ile “ödül ve ceza” sistemi vurgulanıyor.
Bütün bu karmaşanın içerisinde “foton kuşağı gelecek ve herkes 300-400 yıl yaşayacak, herkes birbirlerinin düşüncelerini anlayabilecekler ve DNA’lar aktifleşecek” diye sunulan “foton kuşakçıları” nın insanları bir şeylerden uzak tutabilmek için, bir durgunluk halinde statükoya veya bekleyiş durumuna hapsettiklerini sezinliyorum. Keza bu “foton kuşağı” çok popüler şekilde medayada işlenmiş ve varoluş ile ilgili araştırmalara girmemiş insanlar arasında dahi bilinebilecek kadar yaygınlaşmış bir “bilgi”.
Hep beraber öğrenmek adına ve “gerçeklere” ulaşabilmek adına, bunu tartışmaya açmak adına soruyorum: (Sizce de “Foton Kuşağı” yayınları bir aldatmaca olabilir mi?)
Selamlar, Sevgiler…
|
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 18/02/2009 : 10:58:15
|

Küresel Meteor Ateş Topu ‘Fırtınası’, İngiliz – Fransız Nükleer Denizaltı Çarpışmasının Nedeni Olarak Gösteriliyor
Sorcha Faal
Bugün Kremlin’de dolaşan, Rus uzay uzmanı Igor Lisov tarafından yazılan ilginç bir rapor, Güneş Sistemimizde şu anda gerçekleşmekte olan ‘büyük yerçekimi anormalliği’ nedeniyle Dünyamızın on beş gün içinde büyük bir deprem tehlikesi içinde olduğunu ifade ediyor, buna yeni keşfedilen gizemli Lulin Kuyruklu Yıldızının neden olduğunu belirtiyor. Bu, Leonid uzay enkazı alanından on binlerce parçanın Dünyanın yoluna yönlenmesine neden oluyor ve bu son haftalarda tüm Dünyada gerçekleşen Meteor Ateş Topu raporlarına neden oluyor.
Dr. Bilim adamı Lisov raporunda İsveç üzerinde bildirilen Meteor Ateş Topunun ve Kuzey Atlantiğe düştüğü bildirilen Ateş Topunun, o bölgede operasyonda olan Fransız Nükleer Denizaltısı ile İngiliz Nükleer Denizaltısının Ocak 2009’da çarpışmasından sorumlu olmasının ‘çok olası’ olabileceğini ifade ediyor. Bu çarpışmanın nedeni, meteorun Dünyanın atmosferine girişinin neden olduğu ‘muazzam yerçekimi bozulması’ydı ve bu denizaltıların yerlerini belirleyememesine sebep oldu.
Bu denizaltıların çarpışması ile ilgili haber:
“İngiliz ve Fransız nükleer denizaltıları bu ay Atlantik Okyanusunda çarpıştı, yetkililer bunun çok olağandışı bir kaza olduğunu söylediler.
Resmi yetkililer düşük – hızlı çarpışmanın gemilerdeki nükleer reaktörlerde veya füzelerde hasara neden olmadığını, radyasyon sızıntısı olmadığını söylediler. Ancak anti – nükleer gruplar radyoaktif maddeler ve nükleer silahlar taşıyan denizaltıların hala risklerle dolu olduğunu söylediler.
Ocak 2009’da İsveç üzerinde bildirilen Meteor Ateş Topu ile ilgili haber:
“Cumartesi akşamı İsveç’in güneybatı göklerinde dev bir ateş topu hızla geçti. 17 Ocak’ta saat 20 sıralarında Göteborg SOS ve hava kurtarmaya birçok ateş topu raporları bildirildi.” İsveç’e düşen ateş topunun videosu:
front.xstream.dk/sydsvenskan/mediamaker_player.php?id=301708 Gezegene yağan bu Meteor Ateş Toplarının diğer son raporları Orta Texas, Kentucky, Kanada ve İtalya’dan geldi.
Bu gizemli yeni Kuyruklu Yıldız Lulin ile ilgili haberi NASA 4 Şubat 2009’da verdi, başlığı “Yeşil Kuyruklu Yıldız Dünya’ya Yaklaşıyor”:
“Taiwan’daki gözlem evinde keşfedilen ve fotoğrafı çekilen Kuyruklu Yıldız Lulin Dünya’ya yaklaşıyor. Çıplak gözle görünebilen yeşil bir güzellik”.
Kuyruklu yıldızın Dünyaya en yakın olacağı tarih 24 Şubat 2009. Şu andaki tahminler maksimum parlaklığın 4 veya 5 büyüklüğünde olacağını söylüyor, karanlık gökyüzünde görülebilecek. Ancak kesin olarak hiç kimse bir şey söyleyemiyor, çünkü bu Lulin’in iç güneş sistemine ilk ziyareti ve güneş ışığına ilk maruz kalışı. Sürprizler olabilir.
Lulin’in yeşil rengi, onun Jüpiter büyüklüğündeki atmosferini oluşturan gazlardan geliyor. Kuyruklu yıldızın çekirdeğinden püsküren fışkırmalar cyanogen (birçok kuyruklu yıldızda bulunan zehirli bir gaz) ve diatomik karbon (C2) içeriyor. Her iki madde uzayın vakumunda güneş ışığı tarafından aydınlatıldığı zaman yeşil renkte parıldıyor.”
HABER: science.nasa.gov/headlines/y2009/04feb_greencomet.htm?list69258
Dr. Lisov’un en büyük kaygısı sadece gezegenimize düşen Leonid uzay enkazlarının parçaları değil, aynı zamanda bu yeni Yeşil Kuyruklu Yıldızın parçalarının da bize çarpmasıdır ve bunun tanık raporlarıyla desteklendiği görülüyor.
Mt. Vernon, Kentucky, Morehead State University, Morehead, Kentucky, Lexington, Kentucky, Mayking, Kentucky’de yeşil renkli ateş topları görüldü.
Kuyruklu yıldızların modern bilim adamları için bilinmez oldukları Dünyadaki insanlar tarafından bilinmiyor ve son zamanlardaki uyarılar bunlarla ilgili daha fazla kaygı yaratıyor. İngiliz Telegraph News Service şöyle yazdı; Astronomlar uyarıyor, “Görünmeyen karanlık kuyruklu yıldızlar dünyaya tehdit oluşturabilir”. Binlerce sayıda olabilecek kuyruklu yıldızlar gözlemevleri ve uzay ajansları tarafından izlenmiyor. Çoğu kuyruklu yıldız ve asteroid Dünyaya doğru yolculuk yapmaya başladığında izleniyor.
Ancak Cardiff Üniversitesinden Bill Napier, birçok kuyruklu yıldızın fark edilmeden geçebileceğini söyledi.
Bilim adamları güneş sisteminde 3,000 civarında kuyruklu yıldız olabileceğini tahmin ediyor, ancak şimdiye dek sadece 25 tanesinin teşhis edildi. “Karanlık” kuyruklu yıldızlara, yüzeylerindeki suyun buharlaşması neden oluyor, böylece ışığı daha az yansıtıyorlar.
Astronomlar daha önce dünyaya doğru yönelen kuyruklu yıldızları, geçmeden günler önce fark ettiler. 1983’te IRAS – Araki – Alcock adı verilen kuyruklu yıldız sadece 5 milyon kilometre uzaktan geçti, 200 yılda geçen en yakın yıldız idi, ama sadece 15 gün önce fark edildi.”
HABER: whatdoes itmean.com/ index1208. htm
Çeviri : Saffet |
Edited by - on |
 |
|
|
endsubasi
Kehribar
  
Turkey
94 Posts |
Posted - 19/02/2009 : 23:30:01
|
| sevgili tiversonus.foton ku&şa&ğ&ı ve 2012 y&ıl&ı hakk&ında buyuk bir beklenti var.bence dogaustu birseyler olacaksa 2011 yilinda isaretleri ortaya cikabilir.foton kusagi icin dunyayi icine alabilecek buyuklukte bir stargate oldugu iddialarida var.genelde soylenende dunyayi 4.boyuta yada 5.boyuta yukseltecek bir boyut kapisi oldugu.ra bilgilerini alan medyumlardan carla lisbeth rueckert te kendi websitesinde llresearch.com-bring4th.org da chat bolumunde 2011-2012 y&ıl&ı icin kendisinin ve spirituel arastiricilarin bir beklentisi oldugunu belirtti.bende 1995 yilinda gordugum bir ruyada 1999 tarihinin 3.boyutun 7.ve son frekansinin baslangici oldugunu ve ileriki bir tarihte 4.boyutun 1.frekansina girilecegi bilgisini almistim.sevgiler. |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 20/02/2009 : 16:21:48
|
Matematik Müzik
Matematiğin derin felsefesini arılamaya çalıştığım öğrencilik günlerimden aklımda belki de hayat boyu silinmeyecek bazı anılar kaldı. Bunlardan biri de zamanımın ve paramın çoğunu harcadığım kırtasiye dükkanında geçiyor. Kitabımın eksik basılmış sayfalarını çektirmek üzere her zaman gittiğim kırtasiyede fotokopilerimin çekilmesini bekliyordum. Bu arada da gözümü etrafta gezdirip alış veriş açlığımı nasıl doyurabilirim acaba diye raflara bakmaktan da geri kalmıyordum. Tam bu sırada içeriye mahallenin delikanlısı tavırlarında tipik bir genç girdi. Kendine has bir selamı İşini yapmakta olan arkadaşına verdikten sonra fotokopisini çektiği kitaba biraz daha yakından bakmak İçin eğildi: ”Demek Arapça kitapların da fotokopisini çekiyorsun” dedi bilgiç bir tavırla. Gözlerim fal taşı gibi açılmış onları izlerken arkadaşının karizmasını dağıtmak istemeyen dükkan sahibi eliyle ağzını kapatarak “Yok oğlum, bu mate matik kitabı”dedi...Üniversiteye ilk adım attığım haftalarda bana da garip gelmişti karşıma çıkan matematik kitapları. İçlerinde bir sürü garip sembol ve tanınmadık harfler, (bütün Yunan alfabesinin harflerini kullanmışlardı) Üstelik bazılarında sayfa numarasından başka sayı da yok diye söylenirdim kendi kendime. Ama yine de Arap Alfabesini andırdığını hiç düşünmemiştim doğrusu...
Aslında durum oldukça açıktı. Bilmediğin, tanımadığın bir dili ne yazabilirsin, ne konuşabilirsin, ne de okuyabilirsin, emek verip öğrenmek gerektirir. Aksi halde bir tercümana ihtiyaç duyarsın. Matematiğin de kendine has bir dili var. Nasıl Türkçeyi İngilizceye çeviriyorsak, Türkçeyi ya da başka herhangi bir dili (bir karşılığı varsa eğer) matematiğe çevirebiliriz. Nasıl mı? Basit! Aslında bu işi 6.sınıftan beri problemler adı altında öğreniyoruz;
Bir sayının 3 fazlasının 5 katı, kendisinin 4 eksiğine eşittir. Bu sayı kaçtır? Şeklinde bir soruyu hatırlayın. Bir sayı emektar ‘x’ idi.
(x+3).5=x-4
İşte çevirme işi tamamlandı. Bundan sonrası yani denklem çözümü matematiğin işi. Sonuca ulaşınca onu da Türkçeye çeviririz.
Galileo "Doğanın muazzam kitabının dili matematiktir" derken matematiğin başlıbaşına bir dil olduğunu açıkça ifade etmiştir. Matematiğin de bir dil olduğu üzerine bu kadar yazdıktan sonra bu dili öğretmeye çalışacağımı sanıyorsanız, üzgünüm ki sizi hayal kırıklığına uğratacağım. Çünkü bu, matematikçilerin işi. Ben daha çok hangi dillerin matematiğe çevrileceği konusu üzerinde durmak istiyorum. Tabii ki Türkçe çevrilebiliyorsa bütün konuşma dilleri de çevrilebilir, ya başka?!!...

Biraz Müzik
Hep düşünmüşümdür matematik ve müzik arasındaki İlişkiyi. Çünkü çok alakalı olduğu söylenir ama müzik öğretmenlerimden aldığım cevaplar bana hiç de öyle alakalı olduklarını düşündürtmemiştir. Sol anahtarının yanına yazılan birkaç rakamdan ya da notaların, susların adına verilen oranlardan ve sayılardan ibaret ise bence üzerine bu kadar konuşmaya değmezdi. O zaman kendi başımın çaresine bakıp konuyu daha temelden İncelemeye başlamak durumundaydım. Çünkü müzik dilinin kurallarını bilmeden onun matematik diline nasıl çevrildiğini anlayamazdım. Galiba sonunda ağzımdaki baklayı çıkardım. Birazdan, sabırla birkaç bilgiyi öğrendikten sonra, müziğin matematiğe nasıl çevrildiğini inceleyeceğiz. (Sabır istiyorum çünkü yaptıklarımız size önce alakasız gibi görünebilir)
Biraz Fizik
Önce sesin ne olduğuna dair bilgilerimizi tazeleyelim sonra da müzik ile gürültü arasındaki ayırımı yapabiliriz. Duyduğumuz ses, titreşen nesnelerin yarattığı ses dalgalarının hava aracılığı ile kulağımıza ulaşmasıdır dersem sesi çok daraltarak açıklamış olurum ama şimdilik bu kadarlık bilgi yeterli olur. (örneğin aracı olarak sadece hava demek eksik olur. Katı, sıvı ve gazlar aracı olabilirler). Öyleyse ses dalgalar halinde yayılır. Mesela bir gitarı çaldığımızda titreşen teller, hava moleküllerinin aynı şekilde titreşerek birbirine çarpmasını sağlar. Yani teller enerjisini o moleküllere aktarır. Her molekül bir di¬ğerini titreştirerek bu dalgaların kulak kepçemize kadar ulaşmasını sağlar.
Biraz da Biyoloji
Sesler yani dalgalar yeterince güçlü ise kulak kepçesinde toplanır ve dış kulak yoluna iletilir. Bu kanalın sonunda yer alan kulak zarına ulaşan titreşirler orta kulaktaki çekiçörsözengi adlı kemikleri (aynı şekilde) titreştirdikten sonra oval pencere adlı zara getirilir, buradan da iç kulağa aktarılır. Titreşimler, iç kulak kanallarındaki sıvılarda dalgalar halinde ilerleyerek Corti organını uyarır. Uyarılar sinirlerle beyne taşınarak gitar tellerinden çıkan melodinin İşitilmesi sağlanır. Anlatması uzun sürdü ama bu, saliseler içinde gerçekleşen bir olay.
Artık Biraz da Matematik
Gitar telleri titreşedursun, biz biraz da matematik yapmaya koyulalım. İşe periyodik fonksiyonun tanımıyla başlayabiliriz. Bir f fonksiyonu alalım öyle olsun ki
f:A->B,VxeA için f{x)=f{x+T)
Eşitliğini sağlayan sabit bir T sayısı bulunsun. F fonksiyonuna periyodik fonksiyon, T'ye de f fonksiyonunun periyodu denir. Yani periyot kelimesinin sezdirdiği üzere fonksiyon kendini T kadarda bir tekrarlıyor. Bizim işimize lazım olan, kendisini T zamanda bir tekrarlayan fonksiyonlardır. Hazır yeri gelmişken şunu da söylemeden geçemeyeceğim; İki periyodik fonksiyonun toplamı da periyodik bir fonksiyon verir( bu yeni fonksiyonun periyodu ayrı ayrı periyotların toplamına eşit değildir, O.K.E.K.lerine eşittir).
Yine fizik derslerinden hatırlarsanız frekans da periyodun çarpmaya göre tersi İdi:
F=l/T
Matematikte en sık karşılaşılan periyodik fonksiyonlar periyodu 2pi(haliyle frekansı da 1/2pi) olan sinüs ve kosinüs fonksiyonlarıdır. Belki emektar matematik öğretmenlerimizin dalgalanan grafikler diye aklımıza sokmaya çalıştıkları bu grafiklerin görüntülerini hatırlayanınız vardır.

Ses Dalgası ve Dalgalanan grafikler
Sanırım yavaş yavaş sadede geliyorum. Şimdi gitar teline geri dönelim ve artık öğrendiklerimizi hayata geçirelim. Telin 1 saniyedeki titreşim sayısı bize duyduğumuz sesin (ya da kulak kepçemize yaklaşmakta olan dalganın) frekansını verecektir. Frekansı 19. Yüzyılda radyo dalgalarının nasıl oluştuğunu keşfeden bilim adamına ithafen Hertz ile ölçüyoruz.

1 Hertz=1 titreşim/saniye
Telin saniyede 300Hz ile titreşmeye başladığını farz edelim. O sırada yanı başında bulunan hava molekülü de 300Hz ile titreşir ve o da yanındakini 300Hz ile titreştirir derken biraz önce anlattığımız olaylar gerçekleşir. Peki bir şansımız olsa da çıkan bu ses dalgasının fotoğrafını çeksek, nasıl bir görüntüyle karşılaşırız? Aşağıda bir trompetten çıkan bir notanın ya da ses dalgasının resmi var! Dalgalanan grafikleri andırmıyor mu? Öyleyse son bir teorem yazdıktan sonra iki dilin birbirine nasıl çevrildiğini anlayabiliriz.
Joseph Fourier’in 19. Yüzyılda söylediği şuydu: Neredeyse her periyodik fonksiyon sinüs ve kosinüs fonksiyonları cinsinden sonsuz serilerle açılabilir. Daha somut olarak; müzik aleti ve İnsandan çıkan bütün müzikal sesler (periyodik oldukları için) matematiksel ifadelere dönüşebilir ki bunlar da sinüs ve kosinüs fonksiyonlarıdır.
Öyleyse çıkaracağınız bir do sesinin aşağıdaki türden bir ifadeye denk olması mümkün:
y(t) = l/2a0 + (a1 cos t + b1 sin t) + (a2 cos 2t + b2 sin t) + ... + (an cos nt + bn sin nt), ya da
=Tan cos nt +bn sin nt
İşte her hangi bir periyodik fonksiyona uyarlamak için bu denklemlerde verilen ve Fourier katsayıları olarak bilinen an ve bn değerlerini bulmaya Fourier Analiz diyoruz. Fourier Analiz müzikte bir sesin temel bileşeniyle harmoniklerine ayrılmasında kullanıldığı için Harmonik Analiz olarak da anılır. Yukarıdaki sonsuz seriye de Fourier Serisi deniyor. Artık her müziğin matematiğe dönüştürülebileceğini biliyoruz. Peki ya geri dönüş?
Geri Dönüşüm
Şimdiye kadar hep müziğin matematiğe dönüşümünden bahsettik. Peki geri dönüşüm nasıl olacak. Aslında bu işi yapan aletlerden bahsedersek durumu oldukça somutlaştırmış oluruz. Doktorun hastasına, onun kalp atışlarını izlemek için taktığı EKG cihazının monitöre yansıyan görüntüsü en azından filmlerden izleyeniniz varsa bilir. Hani hastayı kaybedince kalp durduğu ve hiç ses gelmediği İçin ekranda düz bir çizgi geçer. İşte o zaman yukarıdaki tüm Fourier katsayıları sıfır olur.
Örneğin sin(x) grafiğini çalma şansımız olsa onun frekansında ve dalga boyundaki bir ses dalgası nasıl bir ses çıkarır. Gitarın saniyedeki titreşim sayısını ayarlayacak şekilde dokunabilseydik bunu yapabilirdik. Ama 1 saniyede ne kadar titreştiğini bile sayamayan beyinlerimiz bunu da başaramaz. Ama başaran aletleri yani bilgisayarları üretmekten de geri kalmazlar! Size bu konuda yardımcı olması için ancak internet adresi verebilirim. Böylece sin(x) ya da 4sin2(x) grafiğinin sesini (program indirmeden) dinleyebilirsiniz:
librat7.thinkquest.org/ 19537/java/Wave. html
Do,Re,...,La,Si
Hazır bu kadar bilgiyi edinmişken sıcağı sıcağına notalardan bahsetmeden bu konuyu kapatmak olmaz. Çünkü müzik ile her hangi bir sesin nasıl ayırt edildiğini anlamamız için nota bilgisine de ihtiyacımız var. Kulaklarımız bu ikisini kolayca ayırt ediyor olabilir, peki ya matematiksel ifadelerle karşı karşıya isek işin içinden nasıl çıkarız? Notalar frekansları birbirlerine oranlanınca rasyonel sayı veren ses dalgalarından oluşur. Bugün kullandığımız 7 notalı sisteme bakarsak do sesini veren frekansın 9/8'i reyi ya da 3/2 sol sesini vermektedir. Do sesinin frekansı 264Hz olarak ölçüldü¬ğüne göre RE 297 sol de 396Hz olarak basitçe hesaplanabilir.
Hangi do?
Bir piyano klavyesine baktığımızda bir sürü do görebiliriz hepsinin sesi de farklı ama aynı. Bu ne demek açıklayamam ama birisinin ince diğerinin kalın do olduğunu kulaklarımız zaten anlıyor. Biz aralarındaki matematiksel ilişkiyi inceliyoruz. Kalın do 264Hz iken ince do 528 Hz olarak ölçütür. Yani 528:264=2. İşte iki sesin frekans oranı tam sayı İse biri diğerinden oktav farkı ile kalın oluyor. Bu Örnekte aralarında 1 oktav var, Oran 3 olsaydı aralarında 2 oktav var diyecektik
Sonuç olarak müzik, frekans oranları rasyonel olan notaların bir karışımıdır. Gürültü de çıkan sesler de ise frekans oranlarında pek bir matematiksel düzen bulmak mümkün değildir. Kiminin bayılarak dinlediği müzik kimine gürültü olarak gelebilir. Evdekiler ben müzik dinlerken " şu gürültüyü kapat da kafamız rahat etsin" dediklerinde onlara matematiksel oranlardan bahsetmeye başlıyorum. İşte o zaman müziğimi dinlemeyi tercih ediyorlar. Hayır oranları sevimli bulduklarından değil, aksine matematik dinlemektense gürültüyü dinlemeyi tercih ettiklerinden. İşte böyle zamanlarda matematiğin ürkütücü(!) görünmesinden hoşlanıyorum. Tavsiye ederim!
(Alıntı)
|
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 20/02/2009 : 17:39:15
|
OKTAV- YEDİLER Kanunu- ÜÇLER Kanunu


Periyodik tablo Vikipedi, özgür ansiklopedi Git ve: kullan, ara
Periyodik cetvel kimyasal elementlerin sınıflandırılmasına yarayan tablodur. Bu tablo bilinen bütün elementlerin artan atom numaralarına (buna proton sayısı da denir) göre bir sıralanışdır. Periyodik cetvelden önce de bu yönde çalışmalar yapılmış olmakla birlikte, icadı genellikle Rus kimyager Dmitri Mendeleev'e maledilir. 1869'da Mendeleev, tabloyu, atomların artan atom ağırlıklarına göre sıralandıklarında belli özelliklerin tekrarlanıyor olmasından oluşturmuştur.
Tarih
Altın, gümüş, kalay, bakır, kurşun ve cıva gibi elementler eski çağlardan beri biliniyordu. Bir elementin ilk bilimsel olarak bulunması 1649 yılında Henning Brand’ın fosforu bulmasıyla başlamıştır. Bundan sonraki 200 yıl boyunca elementler ve onları bileşikleri hakkında kimyacılar tarafından pekçok bilgi elde edilmiştir. Bununla beraber 1869 yılına kadar toplam 63 element bulunabilmiştir. 1817 yılında Johann Dobereiner benzer kimyasal özelliklere sahip olan stronsiyum, kalsiyum ve baryuma bakarak, stronsiyumun atom ağırlığının kalsiyum ve baryum atom ağırlıklarının ortasında olduğuna dikkat çekmiştir. 1829 yılında klor, brom ve iyot üçlüsünün de benzer özellikler gösterdiği bulunmuşdu. Yine benzer davranış lityum, sodyum ve potasyum için de gözleniyordu. 1829 ve 1858 yılları arasında bu konuda pek çok araştırma yapıldı. Bu sırada halojenler grubu katıldı. Oksijen, kükürt, selenyum ve tellür bir grubun üyesi olarak düşünülürken azot, fosfor, arsenik, antimon ve bizmut başka bir grup içine yerleştirildiler. İlk periyodik tabloyu oluşturma şerefi Fransız bilim adamı A. E. Beguyer de Chancourtois'e düştü. De Chancourtois, silindirin çevresine 16 kütle birimleri yerleştirerek elementleri buraya oturttu. Benzer özelliklerdeki elementler bu silindir üzerinde düşey satırlarda gruba ayırmıştı. Atom ağırlıkları sekizin katı kadar olan elementlerin özellikleri benzerdi. 1864 yılında yazılan bir yazıda Newlands bunu Oktav kanunu (Law of Octaves) olarak tanımladı. Bu kanuna göre herhangi bir element tablodaki sekizinci elementle benzerlikler gösteriyordu.
Genelde periyodik tablonun babası olarak Alman bilim adamı Lother Meyer ve Rus bilim adamı Dmitri Mendeleev kabul edilir. Her ikisi de birbirinden habersiz olarak dikkate değer benzer sonuçlar ürettiler. Mendeleev atomların artan atom ağırlıklarına göre sıralandıklarında belli özelliklerin tekrarlandığını görmüştür. Daha sonra elementleri tekrarlanan özelliklerine göre alt alta sıralayarak ilk iki periyodu yedişer, sonraki üç periyodu ise onyedişer element içeren bir periyodik sistem hazırlamıştır. Mendeleev'in hazırladığı periyodik sistemde bazı yerleri henüz keşfedilmemiş elementlerin olduğunu düşünerek boş bırakmıştır. Daha sonra bulunan skandiyum, galyum, germanyum elementleri tablodaki boşluklara yerleşmişlerdir.
|
Edited by - Tiversonus on 20/02/2009 20:04:35 |
 |
|
|
Qaan
Yönetici
    
1248 Posts |
Posted - 20/02/2009 : 19:07:27
|
Merhaba Tiversonus,
Belki görüntüleme açısından işine yaradı ama bugün gönderdiğin tüm iletilerde, Türkçe karakterlerin önünde bir "&" işareti çıkmış. (shift 6 basılarak elde edilen "ve" karakteri.) Bu da okumayı epeyce zorlaştırıyor.
|
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 20/02/2009 : 19:59:25
|
quote: Originally posted by Tiversonus
Yazı Karakterlerinin Bozuk Gözükmesine Çözüm
Arkadaşlar,
Mesajları bende birçoğumuz gibi "düzgün karakterler ile" görüntüleyemiyordum. Bir kaç günlük araştırmadan sonra sanırım soruna bir çare bulabildim. Paylaşmak istiyorum:
Hedef: Mesajlardaki ve web sayfalarındaki karakter bozukluğunu gidermek.
Çözümü: Tarayıcının tüm eklentilerini devre dışı bırakmak.
Uygulanışı:
1. Tarayıcımızın üst bölümünde bulunan;
ARAÇLAR---buradan--INTERNET SECENEKLERI-buraya tıkladığımızda bir pencere açılacak
INTERNET SECENEKLERI--üst bölümden-PROGRAMLAR-programlara tıklıyoruz, aşağıda---EKLENTILERI YONET- İSTE BURADAN YAPACAGİZ
gösterden--İNTERNET EXPLORER DA YUKLU OLAN EKLENTILERE getiriyoruz
WİNDOWS MESSENGER LİVE EKLENTİSİNİ DEVRE DIŞI BIRAKIYORUZ. Aşağı kısımdan seçerek.
üüüüüüüüüüüüüüü ğğğğğğğğğğğğğğğ şşşşşşşşşşşşşşş ççççççççççççççç ööööööööööööööö iiiiiiiiiiiiiii
Selamlar, Sevgiler...
|
Edited by - Tiversonus on 20/02/2009 20:06:03 |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 23/02/2009 : 12:59:13
|
Gri'lerde Bilgi Yayarlar
S: (L) Kitabını yeni okuduğum Dr. Richard Boylan hakkında ne söylersiniz? Bu şahıs, kaçırıldığını ve bu kaçırılma nedeniyle bir gece içinde dünyadışılar hakkındaki tutumunun değiştiğini söylüyor. C: Boylan'ın tavrını Griler değiştirdi.
S: (L) Grilerin amacı neydi? C: Belirli yöndeki bilgileri yaymasını sağlamak.
S: (L) Bu belirli bilgilerin yayılmasındaki niyet nedir? C: Araştırmacıların kafalarını karıştırmak.
S: (L) Zihni, kendisini kaçıran Grilerin idaresine mi geçti? C: Bir anlamda.
İnsan herhangi 1 kaynağın tüm varoluşun gizemini açıkladığını beklememelidir. Gerçi olsa ne "güzel" olur du değil mi? Güzel değil ama "kolay" olurdu ve bu varoluşun dersler ve deneyimler prensibine aykırı olurdu. Birde kaynaklar "tutarlı" olup aynı rakamları ve olayları anlatsa değil mi? Bu da olamaz.
Dolayısı ile insan kendinin "voroluşun asli unsuru olduğunu" unutmadan ve "gücünü hiç bir kimseye teslim etmeden" öğrenmeye, yorumlamaya, anlamaya, kavramaya çalışmalıdır. Bunun aksini yapacak bilgileri verenler ise pozitif bir iş yapmıyor olurlar değil mi? Öğrenme yi engellemek açısından, verdikleri bilgiler gerçek dahi olsa. |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 24/02/2009 : 00:13:09
|
EVRENDE RİTİM VE BİZ
Evrende her şey, düzenli hareket halindedir. Yani evrenin hareketi ritmiktir. Ritmin durduğu yerde veya bozulduğu yerde yaşam biter. Ritim, Latince’de akış demektir. Hareketin durması, akışın kesilmesi, ritmin durmasıdır.
Evrenin sürekliliği, hareketin ritmik yinelenmesine bağlıdır. Ritim, hareketin sayılarla anlatımıdır, bir sayı dilidir. Diğer bir tanımla, evrendeki her hareket sayılarla açıklanabilir. Güneşin hareketi, dünyanın hareketi, mevsimlerin tekrarı, gece gündüz, gibi.
Güneşin dairesel ritmik hareketi ana ritimdir ve biz, bu ana ritme bağlı olarak ortaya çıkan bir dizi ritim yumağının içerisinde yaşamaktayız. Biz, bu ritimler yumağına bağımlı olarak dünyaya geldik. Evrendeki bu ritmin devamını kendi bedenimizde ve algılama yapımızda görmekteyiz.
Evrendeki hareketin tutarlılığı insanda güven duygusu yaratır. Örneğin, güneş her gün doğar, tutarlı ve kararlı hareket eder. Onun bir gün doğmayacağını düşünmeyiz, ona güveniriz. Güneşin her gün aynı yerden, aynı saatte doğacağı üzerine sayılarla ifade edebileceğimiz planlar yaparız. Bu plan güneşin ritmik hareketinden kaynaklanan güven duygusu üzerine kurulmuştur.
Güneş eğer bir gün doğmazsa tüm yaşam biçimlerimiz alt üst olur. Ya da her gün bir başka saatte doğsa, onu anlamakta zorluk çekeriz, algılayamayız, matematiksel olarak durumu açıklayamayız. Hareketin ritmik olmaması onunla ilgili varsayımlar yapmaya engeldir. Hayatımıza şekil veren şey evrendeki ritmik hareket ve onun tutarlılığıdır.
Biz, ritmik olmayan şeyleri dışlarız, tutarlılık ararız Sözünün eri olmak, nerede hangi davranışı göstereceği başkaları tarafından bilinir olmak, arkadaşı tarafından anlaşılır olmak, planlı olmak gibi. Bu davranışların ritmik, yani tekrarlanan özellikte olmasıdır, kişiyi tutarlı insan yapan.
Tutarlı hareket eden insana güvenilir. Dostluğun, arkadaşlığın biricik kuralı güvenilir olmaktır. Güneşin ertesi gün yeniden doğacağına olan güven, güneşin ritmik hareketinin tutarlılığına olan güvendir. Arkadaşına güvenmek, onun hareketlerindeki ritmik tekrara olan güvendir. Her gün işe zamanında gelen insana güvenmek gibi.
Evrendeki hareketin bir ritmik düzen içerisinde olduğunu kitaplar yazmasa da bunu günlük yaşantımızda algılarız. Gece ve gündüzün sürekliliğini düşünelim; gece uyur, gündüz uyanır, işlerimizi yaparız. Biyoritim denilen bedenimizin iç ritmi buna ayarlanmıştır. Uyku düzenimiz bozulduğunda buna bağlı diğer ritimler de bozulur; adımlarımız dengesizleşir, kaslarımızı toparlayamayız, dengesiz duruşlar alırız vb.
İki ayağının üzerinde dik durabilmek dengeli ve güvenilir insan duygusu yaratır. Çünkü o duruşta gerçekten bedenin ritmik düzene geçtiğini görürüz. Denge dediğimiz, şey, omurların ve diğer eklemlerin ritmik dizilişinde bir bozukluğa neden olmayacak şekilde duruşu göstermesidir. Bu duruşun doğal olarak insana verdiği duygu güven duygusudur. Dengeli olmak, güvenilir olmak, tutarlı olmak; bunlar hep birbiriyle örtüşen kavramlardır.
Ağaçları yok ederek sel felaketine neden oluruz. Doğanın dengesini, yani ritmini bozduğumuzun acısını yaşatır bize. Bir dere düzenli akışını bozup taşkınlık yaptığında veya kuruduğunda çevresindeki hayatı tehlikeye sokar. Oysa onun düzenli akışına güvenerek insanlar onun etrafında kendilerine yaşam kurmuşlardır.
Kalp atışlarımızda ritim bozukluğu görüldüğü zaman tehlike var demektir. Hayatımızdaki tüm diğer ritimler de onunla birlikte bozulur, işe gidemez, sokağa çıkamaz, yataktan kalkamaz, yemek yapamaz oluruz, vb. Kalbimizin ritmini düzene sokması için doktora gideriz, ona güveniriz. Doktor insana güven verir. Çünkü o, yaşamımızdaki ritmi bozan öğeleri ortadan kaldırır ve bizi normal ritmimize döndürür.
Doğada var olan bir ritmin bozulması, diğer ritimlerin bozulmasını beraberinde getirir. Çünkü doğada her şey bir diğerine bağımlıdır. Doğada sınırsız özgürlük yoktur, karşılıklı bağımlılık vardır. Bu yüzden, doğa, kendi ritmini yok edeni yok eder. Hatta, buradan yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki biz insanlar için de sınırsız özgürlük yoktur, karşılıklı bağımlılık vardır.
Doğada birbirinin yaratıcısı olan veya birbirinin tamamlayıcısı olan ritimlerin beraberliğindeki uyum, ahenktir, estetiktir. Doğa ile baş başa kaldığımızda hissettiğimiz bu olağanüstü ritmik uyumdur bize huzur veren, “Ne kadar güzel” dedirten. Bu ahenk, bu estetik bütünlük, bu denge, bu ritmik uyumdur içimize aldığımız ve bize güven veren, kendimizi dinlenmiş hissettiren, yaşama gücü veren Doğayla baş başa kaldığımızda, “Yaşam mükemmel ahenk içinde sürüyor, bak, görüyorsun, rahat ol, ona güven” gizli mesajını alırız, mutlu oluruz.
Evrende, birbirine bağlı iç içe geçmiş ritimlerin holistik yapısı biyolojik olarak insan bedeninde aynen karşımıza çıkar. Bu ritmin insanda dışa vurmuş şekli dans olarak karşımıza çıkar. Dans, insan bedenine çok yakışan estetik bir durumdur. Dansın bir müzikle yapılması, ritmin bedenle buluştuğu estetik mükemmelliği sergiler.
Müziğe gelince; müzikteki ritim ve ezgi doğayla bire bir örtüşen güçlü duyguları bize verir; tutarlılık, güven, denge, estetik, uyum Müzikle uğraşmak veya müzik dinlemek bunun için dinlendiricidir.
Bir dere ritmik akar, kenarındaki ağacı ritmik besler, ağacın dalları, yaprakların dizilişi, çiçekleri ritmiktir. Derenin varlığı diğer ritimleri yaratmıştır. Ana ritmi burada dere oluşturur. Dere kurursa ona bağlı diğer ritimler de yok olur. Dereyi ve ağacı resimle anlatır, resmi evimize asarız; doğadaki estetik uyumu evimize taşırız. Ona bakarken hissettiğimiz, ondan aldığımız estetik doyum içerdiği ritimlerin uyumundan gelir.
“Yaratıcılık, doğadaki ritmi sezmekle başlar” der sanat eğitimcileri. Bütün sanatların kökünde doğa vardır Doğadaki ritmi resimle anlatırsak resim sanatı, müzikle anlatırsak müzik sanatı, bedenimizle anlatırsak dans sanatı, sözcüklerle anlatırsak şiir sanatı olur. Bu ritmi sayılarla anlatırsak matematik olur. Fen bilimlerinde yeni bir buluştan söz ediliyorsa, bu, gerçekte doğada var olan ama daha önce açığa çıkarılmamış olan bir ritimden söz ediliyor demektir.
Bir insanın ritim duygusunun eğitim yoluyla geliştirilmesi, onun doğa ile uyumunu desteklemek ve güçlendirmek demektir. Bu nedenle, ritim eğitimi insanın temel gereksinimleri arasında kabul edilmelidir. Sanat eğitimi bu ihtiyacı doğrudan karşılayan bir araçtır. Temel eğitim kurumlarında ritim eğitimi verilmesi bu nedenle gereklidir.
Bu arada, ritmi en anlaşılır biçimde öğreten ders müzik dersidir. Ancak, müzik derslerinde ritmi evrenin geçerli tek kuralı olarak öğretiyor muyuz? Ne yazık ki hayır.
Bilinmelidir ki ritim, sadece müziğin konusu değildir Ya da, müzik dersi sadece müziğe değil, tüm alanlara hizmet eder. Öyleyse, müzik dersi ana sınıfından itibaren zorunlu ders olmalıdır.
Mahiye Morgül Cumhuriyet Bilim Teknik 17 Ocak 2004, Sayı: 878 Temmuz 2004
|
Edited by - on |
 |
|
|
kurby
Elmas
    
Turkey
1049 Posts |
Posted - 25/02/2009 : 13:03:07
|
Yeşil kuyruklu yıldız Dünya'yı teğet geçti Atmosferi Jüpiter büyüklüğünde olan yeşil kuyrukluyıldız ‘Lulin’ dün gece yörüngenin Dünya’ya en yakın olduğu mesafeden geçti. Hava şartlarının uygun olduğu yerlerde gözle görülebildi. Son birkaç gündür amatör astronomi meraklılarının izlediği Lunin'in ilk görüntüleri için tıklayın. İSTANBUL - İki yıl önce keşfedilen ve geçtiğimiz günlerde ilk defa Güneş sistemine giren yeşil kuyruklu yıldız Lulin, dün gece Dünya’ya en yakın konuma ulaştı.
Lulin’in Dünya’ya en yakın olduğu mesafe 61 milyon 155 bin 72 kilometre oldu. Kıyaslamak gerekirse, Kızıl Gezegen Mars şimdiye kadar Dünya’ya 55 milyon 683 bin 302 kilometre yaklaşabilmişti.
ÇIPLAK GÖZLE GÖRÜNEBİLECEK
NASA’dan yapılan açıklamada, Lulin’in ABD'de Güneş’in doğuşundan kısa bir süre önce karanlık gökyüzünde belireceği ve hava şartlarının uygun olması durumunda kent ışıklarının olmadığı karanlık alanalarda çıplak gözle görülebileceği ifade edilmişti. Türkiye'nin de dahil bulunduğu Kuzey Yarım Küre'de bulunan birçok noktada, geceyarısından itibaren kuyrukluyıldızın görülebileceği, birkaç gün boyunca da görülmeye devam edilebileceği belirtilmişti.
Lulin, atmosferindeki gazlar nedeniyle yeşil görünüyor. --------------------------------------------------------------------- Lulin, karakteristik yeşil rengini, çekirdeğinden fışkıran ve bir çok kuyrukluyıldızda bulunan zehirli siyanojen ve diatomik karbon gazlarından alıyor. Her iki gaz da Güneş ışını ve Uzay boşluğunun vakum etkisi altında kaldığında yeşil renkte ışık saçıyor. Lulin, bu gazlarla dolu olan atmosferi ile Jüpiter boyutuna ulaşıyor.
Lulin’in seyahati oldukça hareketli geçiyor. Kuyruklu yıldız her 15 saniyede etrafına yaklaşık 3500 litre su buharı fışkırtıyor, bu da ortalama bir olimpik yüzme havuzunu doldurmaya yetecek bir miktar.
BİR ÖĞRENCİ KEŞFETMİŞTİ
Temmuz 2007’de 19 yaşındaki meteoroloji öğrencisi Quanzhi Ye tarafından Tayvan’daki Lulin Gözlemevi’nde keşfedilen kuyrukluyıldız, adını buradan alıyor. Ye, keşfettiği kuyrukluyıldızın güzel görüntüsünün çıplak gözle de görülebileceği için heyecanlandığını belirtiyor.
Lulin’in geçişi nedeniyle Dünya üzerinde kaydadeğer bir olumsuzluk yaşanmadı.
NTV Haber |
Edited by - kurby on 25/02/2009 13:07:48 |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 25/02/2009 : 17:55:31
|
UFO – NEDEN TARİH?
Türkiye’nin ünlü bir UFO araştırmacısının konuk olduğu bir tv programını dikkatle izlerken ilginç düşüncelere daldım. Daha doğrusu bir tehlikenin farkına vardım. Bunu paylaşmak istiyorum.
Programı üç spiker sunuyordu. Bir tanesi tiyatrocu bir kadın idi. Erkek spikerlerden bir tanesi Ufo fenomenine mesafeli olduğunu hareketleri ve soruları ile belli ediyordu. Mesafeli dediğim işte inanmıyor gibiydi. Sorular sorulmaya başlandı ve konuk araştırmacı (Haktan Akdoğan) idi. Akdoğan’ın UFO lar ile direkt bir temasının olup olmadığı soruldu. Akdoğan ise sadece üç adet gözleminin olduğunu ve belirli rüya deneyimlerinin olduğundan bahsediyordu. Böylece magazinsel sorular, sakince, tutarlı ve belgeler ile sunulmaya çalışılıyordu. UFO fenomenine inanmayan spiker bu açıklamalar karşısında birazcık bu olayın olabilirliği noktasına gelmişti. Benim izlenimim bu yöndeydi. İşte bu noktada bir “tehlike” nin veya “tehlikeli durumun” olduğunu düşündüm.
UFO fenomenine belirli açıklamalar ve dililler ile açıklama getirilmesi ile insanlar kolayca bu olaya inanbilirlerdi. Tutarlı ve “mevki” sahibi kişilerin açıklamaları bunu da destekler görünüyordu. Aklıma Papa’nın medyaya düşen haberi geldi; Papa “Ufo ve Dünyadışı” fenomeninin kilise açısından sakıncalı olmadığı bir noktaya geldiğini açıklamıştı. “Eyvah” dedim, bu yazıyı okuduğumda, bir tuzak hazırlanıyor du. Baskı ve kontrol güçlerinin eline geçmiş kilisenin bu değişen tutumu beni endişeye düşürdü. Yine baskı ve kontrol amaçlı bu kavramları kullanacaklardı. Hele bir de bu işin içinde “dünyadışı negatiflerin” parmağı var ise; işte o zaman ortalama halk için çözülmesi zor olan bir tuzak hazırlanılıyordu. Bunları düşündüm.
Din kurumu da artık “okeyi” verdiğine göre bu fenomen kabul edilebilirdi artık. Ancak evet ancak insanların -bu fenomene yeni yeni gerçek gözü ile bakan- bilmediği bir durum vardı. Dünya tarihi bu “dünyadışı ve UFO” fenomenleri ile doluydu. Tarihi şehirlerden tutunda sanat eserlerine kadar bu fenomen izler bırakmıştı. Birde negatif dünyadışıların, insanları “kendi özgür iradeleri ile köleleştirme” planı var ise (ben ve birçok kişi bu planların olduğunu yıllardır söylüyoruz) işte bu “tarih bilgisine” sahip olmayanları büyük bir tuzak bekliyordu. Tarih bilgisi işte bu nedenle önemlidir. Üzerimizde ne manipülasyonlar yapıldığının ipuçlarını verir, tarihsel gerçekler. Ayrıca insan DNA’ sini dağıtıp, manipülasyona açık hale getiren bir “Dünyadışı fenomeni” nden bahsediyoruz. Evet işte tarih bu nedenle önemli. Tuzakları görebilmek için gerekli. Gelecekte kurulması muhtemel tuzakları anlamak için gerekli.
Kasyopya Celseleri ve aslında Kasyopya Deneyi projesinin ortaya koydukları bu bakımdan, diğer materyallere göre çok daha önemlidir. Burada tarih vardır, burada insanlığın tarihi vardır. Birde fizik dalında Profesör olan Arkady2nin bulunması bu celseleri çok daha değerli kılıyor.
Gelecekte yaşanması beklenen tuzaklara karşı bizi ise bu tarihsel bilgiler ve kanal bilgileri koruyacaktır. Ortalama bir insan için daha kabul edilme aşamalarında olan bir fenomenin taşıdığı potansiyel tehlikelerin farkında olması beklenemez. Tuzaklara dikkat diyorum. |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 26/02/2009 : 15:02:51
|
 |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 15:25:43
|
Panteizm ile Pan-enteizm
PANTEİZM (Kamutanrıcılık - Tümtanrıcılık)
Tanrı ile evreni bir, aynı ve özdeş kabul eden görüştür. Panteizm, anlam olarak tümtanrıcılık demektir.
Panteizme göre Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır.
Bu algılamada Tanrı’nın, evrenin kendisi olduğunu savunulur. Panteistler evrende varolan her şeyin (atom, hareket, insan, doğa, fizik kanunları, yıldızlar... ) aslında bir bütün olarak Tanrı’yı oluşturduğunu söylerler. Bu bakımdan evrende vuku bulan her olay, her hareket aslında doğrudan Tanrı’nın hareketidir. Bu görüşün ilginç ve çarpıcı bir sonucu, insanın da Tanrı’nın bir parçası olduğudur.
Panteizme göre; Tanrı her şeydir ve her şey Tanrıdır. Tanrı – Evren - İnsan ayırımı yoktur. Böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez.
Evreni algılayış biçimi olarak Panteizm, Hindu, Buda dinlerinde hayal gücü geleneğine uygun bir anlayıştır. Felsefî bir tasarım olarak Panteizm ise, eski Yunan felsefesinde Plotinos (205-270), Rönesans'tan sonra Giordano Bruno (1548-1600) ve Spinoza (1632-1677) tarafından temsil edilmiştir. Düşünsel kökü Antik Çağ Yunan Stoacılığına dayanan Panteizmin ileri sürdüğü “Evrenin Ruhu Anlayışı”, Hegelciliği ve Spinozacılığı doğurmuştur.
Tek Tanrı’lı Dinlerdeki Tanrı-Alem ayrılığı, Yaratan-Yaratılan diye bir ikilem, Panteizmde yoktur. Doğayla Tanrı bir ve aynı şeydir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerden gayri bir Tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Evrendeki mevcut canlı cansız her şeyin bütünlüğü Tanrı’dır. Önsüz ve sonsuz olan Tanrı, hem makro kozmosta (evrende), hem de mikro kozmosta (insanda) bulunur.
Antikçağ Grek Stoacıları, Yeni Platoncular ve Doğunun Vahdet-i vücut anlayışı, Yahudilerin Kabalası gibi çeşitli felsefî biçimlere bürünen bu inanç, çağımıza kadar süregelmiştir. Panteist olarak adlandırılan bazı Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman düşünürler vardır. Ancak, Panteizmi üç semavi din genelde reddetmektedir.
Panteizm, Arapça’da karşılığı “Vücudiyye” sözcüğüdür. Tanrı anlayışı olarak “her şeyi Tanrı tanımak, varlığı, ancak ona vermek” olarak özetlenebilir. Bunu, “sonsuzluk, sonsuz olan varlık; Tanrı, tabiat” olarak tarif edenler de olmuştur. Bu, Vahdet-i Vücut, yani varlığın değil, Vahdet-i Mevcut, yani fiziki evrenin, tabiatın birliği inancına varır ve tabiatın Tanrı oluşuna, tabiattan başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır. Özetle, Vahdet-i Mevcut, son tahlilde Ateizmden, Tanrı tanımamaktan başka bir şey değildir. Vahdet-i Vücut yaklaşımında, Tanrı yaratılmışların hiçbirine benzemez ve bu inanç eşyanın hakikatini Tanrı’da görür oysa, Panteizmde fiziki evrenin kendisi Tanrı’dır.
Panteizme göre evrenin toplamı Tanrı’dır ve evrenin dışında gizemcilerin savundukları gibi bir Tanrı yoktur. Açıkçası her zerre onun kendisidir. Gizemciliğe göre de, her zerre İlahi güzelliği yansıtan bir ayna ve araçtır. Evrenin yaratılış nedeni, Tanrı’nın güzelliğini yansıtmak ve göstermek içindir.
Panteizm üç Türdür;
1. Tabiatçı Panteizm: Tek realite tabiattır. Tanrı da tabiatın içinde var olandır. (Dideron, Boron d’Holbach)
2. İdealist Panteizm: Tek realite ruhtur. Tanrı da ruhun özünde var olandır. (Hegel, Fichte, Brunschvicg)
3. Teolojik Panteizm: Felsefî anlamda asıl Panteizm budur. Evrende tek realite Tanrı’dır. Diğer bütün varlıklar, evren, dünya, tabiat, insan, ruhlar vs. her şey Tanrı’nın varlığında oluşmuştur. Hiçbir şey onun dışında değildir, her şey odur.
Bruno, Boehme, Spinoza gibi filozofların ileri sürdüğü Tek-ilkeci (monist) Panteist görüş, giderek Tasavvuf içinde de benimsenmiştir. Tasavvuf düşüncesi de özünde bir panteist anlam taşımaktadır. Anadolu mutasavvıflarından Hallac-ı Mansur ve Mevlâna bu düşüncededir.
PAN-ENTEİZM (Çift kutuplu Kamu-Tanrıcılık ya da Diyalektik Tanrıcılık )
Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı’dır. Tanrı-Evren-İnsan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. tanrıbilimsel olarak Tanrı, Evren, İnsan bir ve aynıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez. Spinoza’nın bu görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanya’sındaki ünlü mutasavvıf Muhiddin-i Arabî’nin etkisiyle oluşmuştur. Bilindiği gibi Arabî’nin görüşü "Vahdet-i Vücut" olarak ileri sürülmüştü. Ancak bir çoklarının sandığının aksine, Spinoza’nın Panteizmi ile Arabî’nin Vahdet-i Vücut anlayışı birbirinin aynı değildir. Spinoza’da Tanrı evrendedir ve evren kadardır. Arabî’de ise Evren Tanrı’dadır ve bu durum Tanrı’yı sınırlamamaktadır.
İngiliz düşünürü White Head’e göre, Tanrı’nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı, ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı’nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı’da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.
Süreç felsefesi olarak da ifade edilen ve White Head’le başlayan bu akıma Pan-enteizm ya da Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir. Hem zamanın içinde, hem dışında, hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel hem tümel, hem neden hem sonuçtur.
Hartshorne Tanrı’nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı, mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik klâsik Teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik değişmeyen donmuş bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir. Bu tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.
Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır. Panteizmde her şey tanrıdır. Pan-enteizimde ise, her şey Tanrı’dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı’ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir.
Alıntıdır.
Not: Dinler ile ilgili, aslında kanal bilgilerindeki Tanrı anlayışı hakkındaki araştırma yolculuğunda bulduğum bir yazıdır. Paylaşmak istedim. Her inanca saygı temelinde paylaşıyorum.
|
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 17:27:45
|
| Bende tanrıyı yukarıdaki gibi düşünüyorum! Yaptığımız her eylemde,dokunduğumuz, kokladığımız, gördüğümüz,tattığımız,yarattığımız,duyumsadığımız her duygu ve düşüncede, doğada bedenimizde her yerde tanrı tezahür ediyor! |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 17:49:53
|
Sevgili zer-zivi,
Muhafazakar bir ailede enkarne oldum. Hatta büyükbabamın adını taşıyan camii de var. Annem, babam da hacı lar...Ancak ben çocukluğumdan beri, içimde yanan ateşden dolayı, ortalama olan çevremden öte bir şekilde hep kendimi "Vahdet-i Vucud" felsefesine yakın hissettim.
Yani ben seçmedim, benim özüm buydu.
Selamlar, Sevgiler... |
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 18:05:08
|
| Evet ne kadar muhafazakar bir ailede doğsada insan bir zaman sonra kendi yoluna yön verebilir kendi özgür tercihleriyle. Asırlarca Vahdet-i Vucud felsefesini yaşamına uygulamış ve bu yüzden mevcut,katı islam anlayışının içinde hep kıyımlara uğramış bir kültürün içinde doğmuş olmakta benim şansım:)) Ama artık bu felsefenin ne olduğunu dünya kavradıkça 73 millet kardeşliğe adım atmakta! Tabiki hala çok bağnaz insanlarda olacak ama artık çoğunlukta olmayacaklar yaşanacak süreç içerisinde:) seninde şansın bence ailenin muhafazakar olmasına rağmen sevgiyi kalben duyumsuyor olmalarıdır. Sevginin olmadığı yerde bağnazlık vardır,yargı vardır,zulüm vardır vs işte. Artık bölünmek yerine "Birliğe" yol almak zamanı........ |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 18:11:54
|
| Dün sevgili damdam bir "köprü" den veya "köprü olmaktan" bahsetti ya; işte sanırım ben bir "köprü" ydüm:)) Şöyle ki; her iki tarafta da "bağnazlık" gördüm, ben iki ortadaydım. Yani ırki olarak uzak olduğumdan ve ırki olarak yakın olduğumdan...Yani aslında "yanlış bilgi bilgisizlikten daha tehlikelidir" derler ya, yanlış bilgi taşıyan senin sözkonusu ettiğin kesimden ve benim yaşadığım kesimden şahitliklerim oldu. Köprü olmak kolay değil yani:)) İki yerden de "dayak" tehlikesi var:)))) |
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 18:26:38
|
Doğduğum kültür içinde bilgisizlikten kaynaklı bağnazlıklarda var ancak bu yozlaşmaktan,asimilasyondan kaynaklıdır :) Dini önderler cehalete teslim olur ise toplumunda geleceğini tehlikeye sokarlar. İnsana kıymak en büyük günahtır ve en büyük ceza yol düşkünlüğüdür. Hacı Bektaş Veli'nin bir sözü vardır "Soyumuzdan gelen değil yolumuzdan gelen bizdendir" der."Yol Bir'dir sürek bin bir!" diyerek durum netleşmiştir! Yani salt islamla,hıristiyanlıkla vs. başlamamıştır bu yol, evrenin varoluşundan bu yana vardır. Bu yazdıklarımdan kendime üstünlük vasfı biçtiğim anlaşılmasın sevgili Tiversonus:) Bak yengemin biri ve enişte adayımızın biri ile farklılığına rağmen hoş görüyle içiçeyizdir:)) Ayrılık yoktur bütünlük vardır. Hiç bir ırk,din,dil,mezhep,renk, cins birbirnden ne aşşağıdadır nede yukarıda:)) Çünkü yol tek bir ırkın tekelinde değildir.Sevgi tek din ve tek dil olmalı! |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 18:55:56
|
Aslnda bu alıntıdaki dikkate sunmaya çalıştığım şu idi: Orion KH'ler (Kasyopya Celselerine göre) "Fiziksel Evren'e tapınmaktadırlar" söylemine dikkat çekmek... Oysa BH ve Bir'e bağlı olan Kasyopya'yı aktarım noktası olarak kullanan 6. Yoğunluk Işık bedenli varlıklar, bunun ötesinde bir Tanrı tanımı yapmaktadırlar...
Yanlış anlaşılmaların olduğunu hissettiğim nokta burası. Kasyopya'lıların Tanrı kavramı nedir? İşte bu nokta "Fiziksel Evren'den ötesi" bir kavram.
Dilenir ise celseler tekrar gözden geçirilerek bu konuyu tartışabiliriz!
Veya bigi parçacıklarımız ile bulunduğumuz noktada kalabiliriz!
Seçmek, herşey bir seçimin ucunda!!!
Selamlar, Sevgilerimle..
Herkese İyi Akşamlar... |
Edited by - on |
 |
|
|
kurby
Elmas
    
Turkey
1049 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 19:12:01
|
Asla bir tanrı kavramım olmadı, bu konuda hiç stabil fikrim yok.Kafam bozulursa, kafayı kaldırır " görüşeceğiz senle, dur az kaldı!" veya " Eyüpleri karıştırdın, heyyyy!"derim.Canım sıkılır, konuşurum, dertleşirim, keyfim yerinde ise, bir tane de onun için açarım.:))Bazen "yok" derim, bazen " olsa ne olur, kim takar ki!" Ayrıca insanların onun var ya da yok olmasını bu kadar umursamasını da anlıyamam.Olsa ne olur olmasa ne olur...Değişen hiçbirşey yok! Onu mutlu etmek için yaşamak bana yalan geliyor, ya da başkalarını memnun etmek için üstünü örtmek herşeyin.Benden olmayanı, diğer taraf olarak görmenin başka bir illüzyonu bu da.Rahat bırakın bence oncağızımı da.Yazıktır, günahtır...
"İnanmak yemek içmek kadar doğaldır" bunu ortaokulda bir din öğretmeni demişti.Düşünmüştüm, "ulan, yiyoruz içiyoruz, çünkü buna bedenin ihtiyacı var, yakıt ikmali bir tür.Ama inanmak neyi besliyor" Şimdi anladım ki, inanmak, ruhu besliyormuş.Ama kime işte burada ikilemdeyim.Varlığından dahi şüphe duyduğum bir varlığa/bütüne mi yoksa kendime mi!Kendine inanmak, tanrıya inanmakmış, işte bunu anladım... |
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 19:37:24
|
| Görünür olan ve görünmeyen her şeyde tanrı tezahür ediyor.Yani aklımız hep bir tanımlama yapmakla meşgul oysa tanrının bir tanımı olmak zorunda değil.Her şey birdir derken sadece görünen fizik yaşam değil görünmeyen ruhani yaşamda tanrının tezahürüdür.Yani bir taşa diyemezssin sen tanrının parçası değilsin yada bir oriyon'luya da sen tanrının parçası değilsin diyemezssin! Varolan her zerre tanrısaldır,tanrının zerresidir. Kasyopyalılarında buna itiraz edeceğini sanmıyorum:) Laura ne der bilemiyorum:)) Varolan her şey derken asla sınır koymadan düşünmek gerek bence:) |
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 21:48:03
|
| Sevgili Kurby senin ifade edişinde çok doğru "Kendine inanmak tanrıya inanmak ve tanrıya inanmak kendine inanmaktır" çok güzel bir söz ve anlamı derin. |
Edited by - on |
 |
|
|
owi
Elmas
    
Turkey
302 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 22:40:56
|
nedir bu çektiklerimiz alın yazısı kim yazmış bu yazıyı tanrı tanrı nerde gökte çektim tabancamı üç el ateş ettim gökyüzüne bir yıldız vurulup düştü kanlar içinde..
Ümit Yaşar OĞUZCAN |
Edited by - on |
 |
|
|
owi
Elmas
    
Turkey
302 Posts |
Posted - 01/03/2009 : 22:49:35
|
Tanrı... Şuan tam şu'an içindeki alev, bastıramadığım coşku Anlamını bilmediğim sevda Adını koyamadığım uşsuz bucaksız yolculuk Bir şarkının notasında bir şiirin dizesinde Ve bir kadehin içinde..en dibinde O sükunetle yanan yüreğimin en derin yerinde
Bu da benim içimden aktı tam da şuan dostlar:) |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 12:43:38
|
Vahdet-i Vücut mu Panteizm mi? (I. Bölüm)
Herkesçe kabul edilen bir gerçek vardır, Alevilik Vahdet-i Vücut inanışına dayanır. Bu gerçek ve kabul bütün Alevi ve dış kesimce benimsenmekle birlikte bir kavram karmaşasının yaşandığı da göze çarpmaktadır. Bu karmaşayı sadece Alevilik ekseninde var olarak kabul edemeyiz. Genel olarak bu karmaşanın Ezoterik-Batıni açılımların açıklamasında yer aldığını görmekteyiz. Herkesçe kabul edilen bir gerçek vardır, Alevilik Vahdet-i Vücut inanışına dayanır. Bu gerçek ve kabul bütün Alevi ve dış kesimce benimsenmekle birlikte bir kavram karmaşasının yaşandığı da göze çarpmaktadır. Bu karmaşayı sadece Alevilik ekseninde var olarak kabul edemeyiz. Genel olarak bu karmaşanın Ezoterik-Batıni açılımların açıklamasında yer aldığını görmekteyiz. Ancak Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut kavramlarına girmeden önce Ezoterik-Batınilik konusuna göz atmakta yarar var. Nerede ise bütün kaynaklarca Ezoterik-Batıni inançların açıklamasının giriş kısmında Mu dini ve özellikleri yer almaktadır. İngiliz araştırmacı Albay James Churchward 1883'de, Batı Tibet'te bir mabette, "Büyük Rahipler Kardeşliği'nin" başrahibi Rishi tarafından kendisine gösterilen Naacal (Naakal) tabletlerinde yer alan kavramlar, o güne kadar bilinmesine karşın bu şekilde tarihsel yerini bulmuştu. Amerikalı Jeolog William Niven tarafından 1921-1923 yılları arasında Meksika'da ortaya çıkartılan tabletler, Naacal tabletleri ile aynı dilde yazılmış ve biri birlerini desteklemekte ve tamamlamaktaydılar. Albay James Churchward, Meksika tabletlerinin nerede yazıldıklarını tam olarak belirleyememesine karşın yine de bu tabletlerin bir çoğunun Uygur sembolleri ve harfleriyle yazıldığını ve her iki grupta görülen yazıların kökeninin Mu alfabesine dayandığını belirlemeyi başardı.[1]Albay James Churchward, tabletlerde yer alan bazı konuları şu şekilde sıralamaktadır; 1-Yaratılışın tarifi 2-Hayat ve kökeni 3-Dört büyük kozmik gücün kökeni ve işleyişi 4-Kadının Yaratılışı[2] Naacal tabletlerine göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar bir araya geldi. Bu gazlar güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (RNA-DNA) oluşturdu. İlk hayat suda çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.[3]-[4]-[5] Günümüzden 15.000 yıl önce yazıldığı anlaşılan Naacal tabletlerinde semboller kullanılmıştı. Naacal öğretisinde Güneş doğrudan tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki amacın, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamak olarak açıklanmaktadır.[6]-[7] Mu dini sembollerinin en önde geleni, "Mu Kozmik Diyagramı"dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra"nın, yani tek tanrının kolektif işaretidir. Üçgenin içindeki daire, tanrının gözünün daima insanlar üzerinde olduğunun, iç içe geçmiş iki üçgen iyiliğin ve kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü resmeder. Her ikisinin bir arada oluşturduğu altı köşeli yıldız adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızların her bir ucu bir fazileti resmeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır. Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani kamil insan'a ulaşmak zorundadır. Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş ve aralarında dar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden ilahi kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani tanrının, varlığını inan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini resmeder. Bu sembol, Osiris ile önce Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Pisagor ile Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.[9]-[10]-[11] Nerede ise bütün kaynaklarca Ezoterik-Batıni inançların açıklamasının giriş kısmında Mu dininin özellikleri ve bunun dört ana kavramı yer almaktadır. Sn. Cihangir Gener'in Hans Stephan Santesson'un Batık Ülke Mu Uygarlığı (RM Yayınları İstanbul 1989 – sf.12) den aktardığına göre bu dört temel kavram şunlardır; 1- Tanrı tektir her şey ondan varolmuştur ve ona dönecektir. 2- Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez. 3- Ruh, mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar. 4- Mükemmelliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.[12] Bu dört temel kavram, Ezoterik-Batınilik tarihi veya doktrinler tarihinin açıklanmasında tıpkı Sn. Cihangir Gener gibi Sn. Melih Ülkü Akat ve diğer yerli yabancı bilim adamlarınca kullanılmaktadır. Bir anlamda Ezoterik-Batınilik tarihinin başlangıcı Mu uygarlığı ve dini olarak kabul edilmektedir. Fakat belirtmekte yarar var ki Albay James Churchward'a göre tüm dinlerin ilk ve ana kaynağı Mu dinidir, Museviliğin ve Hıristiyanlığın temelinde Mu'ya gönderilen vahye dayalı dinlerin yer almaktadır. Museviliğin kökeni için şu düşüncededir; "Musa kavramlarda bir değişiklik yapmamıştı, sadece insanların bu dünyada hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini daha vurgulayıcı bir üsluba dönüştürmüştü. Bu yasaları ölülere uygulamak yerine doğrudan hayattakilere uygulamak yoluna gitmişti. Onun on emri 70.000 yıldan daha öncesine ait 'Mu'nun Vahyedilmiş Kutsal Metinleri"nde yer alır, tek fark bunların emir değil soru formunda olmasıdır."[13] Naacal öğretisine göre, tanrı sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstat rahiplerin bu aşamaya ulaşabileceklerini kabul ederler.[14]-[15] Bu dört temel kavramın ilki üzerinde Albay James Churchward şunları yazmaktadır; "Mu dini tek Tanrıcı bir dindi, çünkü Yaradan'ı tekti ve ibadet ettikleri bu Yaradan'a bir çok nitelikler vermişler ve her niteliğe de belli birer sembol atfetmişlerdi. Aynı zamanda açıkça belli olduğu üzere, birden fazla Yaradan veya Tanrı olduğu izlenimine yol açmamak için dikkatli davranmışlardı; çünkü bütün törenlerde Lahun sembolü göze batacak şekilde somutlaştırılıyordu. Lahun'un çevirisi şudur: 'İkisi Birde, Hepsi Birin İçinde'."[16] Albay James Churchward, Mu ülkesinin dinsel inancını şöyle açıklamaktadır: "Cennete ulaşmak için kat etmem gereken sekiz yol olduğuna inanıyorum. Bu sekiz yolu kat ettikten sonra, ara aleme açılan on iki kapıya varırım. Burada on iki dünyasal yoldan çıkartıcının üstesinden geldiğimi kanıtlamam gerekir. Sonra ara aleme geçer ve cennetin kapılarına varırım. Burada yeryüzünün on iki erdemini öğrendiğimi ve onları uyguladığımı göstermem gerekir. Sonra cennetin kapılarından geçerek Göksel Krallığın kurulduğu kata çıkarım."[17] Bu kısma kadar Ezoterik-Batıni inanışının temel alındığı ilk nokta olan Mu dini konusunda kısa bir özet vermeye çalıştık. Ezoterizm kelimesi, İslam dini içerisinde Batınilik olarak nitelendirilmiştir. Etimolojik kökeni Grekçe"iç, içsel" anlamındaki "esoterikos" sözcüğünden ya da "görüyorum, içsel olan, gizli olan" anlamlarına gelen "eisotheo" sözcüğünden türetilmiş olanEzoterizm, bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlarainisiyasyon yoluyla öğretilmesidir. Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi midir? Bu soruyu Ezoterik-Batınilik tarihinin Mu dini kaynaklı başlatıldığını ele alırsak evet yanıt verebileceğimiz gibi, çeşitli din ve inançların içerisinde farklı ritüel, söylem, yaklaşımlarla ortaya çıktığını düşündüğümüzde ister istemez sorunun cevabı hayır olmaktadır. Ezoterizm'in en önemli özelliği sırların, sadece bunları öğrenmeye hak kazanan veya kazandığı düşünülen belli bir zümreye verilmesidir. Bu uygulama dinlerin halka hitap eden özelliğinin yerine belli bir dar kesimin, avam tabakasının oluşmasına neden olmaktadır ki bu durumda Ezoterik inanç sistemlerinin halk ve öğreti dışında tutulan tutucu din kesimince yanlış anlaşılmalarına neden olmaktadır. İnisiyasyon (İnisiasyon), yani sırlar önceden belirlenmiş dereceler sistemi içerisinde aşama aşama belirli eğitimlerden geçen kişilere verilmektedir. Her derecenin aşılmasında İnisiyasyon (İnisiasyon) törenleri yapılarak kişi bir sonraki dereceye (basamağa) kabul edilmektedir. ________________________________________ [1] Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, Truva Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2005, s. 48 [2] James Churchward, Kayıp Kıta Mu, Ege Meta Yayınları, İzmir 2000, s. 318 [3] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 18 [4] Melih Ülkü Akad, Ezoterizm ve Batınilik Tarihi, Nokta Kitap, 3. Baskı, Ağustos 2007, s. 29 [5] Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, Truva Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2005, s. 59 [6] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 19 [7] Melih Ülkü Akad, Ezoterizm ve Batınilik Tarihi, Nokta Kitap, 3. Baskı, Ağustos 2007, s. 31
Bilim Araştırma Gurubu, Mu Tarih Öncesi Evrensel Uygarlık, Bilim Araştırma Merkezi Yayınları, İstanbul 1978, sf. 15 [9] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 21 [10] Melih Ülkü Akad, Ezoterizm ve Batınilik Tarihi, Nokta Kitap, 3. Baskı, Ağustos 2007, s. 31-32 [11] Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, Truva Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2005, s. 63-65 [12] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 22 [13] James Churchward, Mu'nun Kutsal Sembolleri, Ege Meta Yayınları, İzmir 2000, s. 108 [14] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 22 [15] Melih Ülkü Akad, Ezoterizm ve Batınilik Tarihi, Nokta Kitap, 3. Baskı, Ağustos 2007, s. 33 [16] James Churchward, Mu'nun Kutsal Sembolleri, Ege Meta Yayınları, İzmir 2000, s. 347 [17] James Churchward, Kayıp Kıta Mu, Ege Meta Yayınları, İzmir 2000, s. 156
Vahdet-i Vücut mu Panteizm mi? (II. Bölüm)
Bu genel özellikleri şu an için dünya da geçerli olan üç büyük vahyi dininin içerisinde çeşitli isimlerle yer alan kurumsallıklarda görmek mümkündür. Örneğin Museviliğin içerisinde yer alan Kabalacılar, diğerlerinden farklı bir yol izleyerek Tevrat'ın Ezoterik yorumu "Kabala" üzerinde çalışarak, diğer Yahudi gruplarından ayrılmışlardır. İslam içerisinde de Sufiler ve Tasavvuf bu açıdan aynı kategori içerisinde yer almaktadırlar. Bu genel özellikleri şu an için dünya da geçerli olan üç büyük vahyi dininin içerisinde çeşitli isimlerle yer alan kurumsallıklarda görmek mümkündür. Örneğin Museviliğin içerisinde yer alan Kabalacılar, diğerlerinden farklı bir yol izleyerek Tevrat'ın Ezoterik yorumu "Kabala" üzerinde çalışarak, diğer Yahudi gruplarından ayrılmışlardır. İslam içerisinde de Sufiler ve Tasavvuf bu açıdan aynı kategori içerisinde yer almaktadırlar. İslam içerisinde yer alan tarikat oluşumu içerisinde inisiye dayanan dereceleri görmek mümkündür. Ancak bütün tarikat oluşumlarını ezoterik saymak elbette ki mümkün değildir. Batı da, Musevilik ve Hıristiyanlık içerisinde Ezoterizm olarak adlandırılan yapı doğu da İslam içerisinde Batınilik olarak adlandırılmıştır. İslam içerisinde yer alan Tasavvuf bütünü ile Batıni bir doktrinin, yaklaşımın ürünüdür. Burada bir noktaya değinmek gerekiyor, Ezoterizm ve Batınilik kişinin içsel temizliği üzerine kurulu olduğu kadar bilgininde içsel anlamına yöneliktir. Amaç insanı zahiri arınmışlık ile değil içsel (batınsal) arınmışlık ile kurtarmaktır. Bunun yolu da bilginin iç (derin) anlamına yönelmek, anlamak ve uygulamaktır. Ondan ötürüdür ki Batınilik bir yandan insanın içsel arınmışlığını diğer yandan da bilginin içsel anlamına yöneliktir. Sn. Cihangir Gener, Ezoterik doktrini "Felsefi alanda 'Panteizm', İslami kültür içinde tasavvuf adını alan" [1] olarak nitelendirmiştir. Bu nitelendirmeyi yaptıktan sonra ilerleyen sayfalarda bunun tek tanrılı dinler ile Panteizm'i birbirinden ayrıldığı noktaları şu şekilde belirtmiştir: "Ezoterik-Batıni doktrinler felsefi alanda Panteizm olarak ifade edilir. Tek tanrılı dinlerde yaradan-yaradılan ikilemi varken Panteizmde bu ikilem yoktur. Varolan her şey tanrıdan südur etmiştir ve onunla özdeştir." [2] İlginç olan Sn. Cihangir Gener bir yandan Ezoterik-Batıni doktrinin çıkışının, Tek Tanrı inançlı Mu dinine ve Naacal Kardeşlik örgütünü olduğunu ileri sürmekte diğer taraftan ise doktrini tek tanrılıktan uzak Panteizm'e bağlamaktadır. Sn. Cihangir Gener Ezoterik-Batıni doktrin açıklamasını şu şekilde sürdürmektedir: "Evren ve Tanrı birdir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin toplamıdır. Önsüz ve sonsuz olan tanrı, makrokozmos'da da, mikrokozmos'da da bulunur. Tanrısal nurun bir cüzü olan ruh hiçbir zaman ölmez ve yegane amacı ayrıldığı ana kaynağa, yani tanrıya dönmektir. Bunun da tek yolu, evrensel bir yasa olan evrim, yani tekamüldür." [3] Benzer yaklaşım Sn. Erdoğan Çınar tarafından şu şekillerde dile getirilmektedir: "Alevi İnancı'nda, yaratan ve yaratılan birdir. Yaratılmışların bütünü, Yaradanın kendisidir. Vahdet-i Vücut (Varlığın Birliği) olarak ifade edilen bu Alevi inanışını, İslam kalıplarına sığdırmak mümkün değildir." [4] "Alevi erkanın kurulduğu o en uzak geçmişten beri Aleviler, yaratılışın dışında ve üstünde, her şeye kadir bir Tanrı inanışına uzak durdular. Onların inanışına göre yaratan ve yaratılmış birdir. Yaratan yaratılmışın bütünü, yaratılmış olan da yaratanın ayrılmaz parçası ve kendisidir." [5] Her iki araştırmacıda Ezoterik-Batıni doktrinin başlangıcını Mu uygarlığına bağlamakta ve yine her ikisi de Yaratılmışların bütününü Yaradan'ın kendisi olarak kabul etmektedir. Yaratılmışların bütünü yani bütün canlı ve cansızların hepsi, evrenin toplamı Yaradan'dan başka bir şey değildir. Bu durumda Yaradan'nın mevcudiyetinden veya Tanrı'nın varlığından bahsetmek yanlış olur. Evrenin toplamı, Yaratılmışların bütünü Yaradan olduğuna göre tek başına Yaradan'dan bahsetmek imkansızdır. Vahdet-i Vücut inanışını, Ezoterik-Batıni yaklaşımı Panteizm olarak yorumlayan bu düşüncelerin doğruluğuna bakabilmek için ilk önce Panteizm'e bakmak gerekmektedir. Teizm (Tanrıcılık[6]) ve ateizm (Tanrıtanımazlık[7]) arasında farklı düşünce akımından bahsetmek mümkündür. Deizm, panteizm, panenteizm (pan-enteizm) ve agnostisizm akımları ateizmin geniş anlamı olan "teizm olmayan" anlamının içerisinde yer almaktadırlar. Panteizm ya da Tümtanrıcılık (Doğatanrıcılık Kamutanrıcılık) Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefî görüştür. Panteizm'de her şeyi tanrının bir parçası olarak kabul edilir, tanrı her şeydir ve her şey tanrıdır. Panteizme göre Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır. Babağan Bektaşiliğinin son Dedebaba'sı Doç.Dr. Bedri Noyan'da Panteizm'i (pantheisme) şu şekilde açıklamıştır; "Pantheisme'e göre: Allah evrenin toplamıdır. Evrenin dışında Tanrı denilen bir şey yoktur. Tanrı bu evrende tecellî etmiştir. Ne varsa bu evrenden ibarettir."  Yaratılmışların bütünü, Yaradan'ın kendisi olarak nitelendirip bunu da Vahdet-i Vücut inanışı olarak gösterdiğimiz de karşımıza Panteizm'in çıktığı doğrudur. Ancak Ezoterik-Batıni doktrinin başlangıcı olarak kabul edilen Mu dinin dört temel kavramının son maddesi açısından bu yaklaşım doğru olmamaktadır. Son maddeye göre mükemmelliğe ulaşan ruh'un Tanrıya dönmesi ve onunla birleşmesi gerekmektedir. Eğer Tanrı evrenin kendisi ise dönülecek ve bütünleşilecek her hangi bir varlıktan, olgudan veya kavramdan bahsedemeyiz. Bu durum Ezoterizm-Batıniliğin tarihsel başlangıcı olarak vurgulanan Mu dininin önde gelen sembolü olan "Mu Kozmik Diyagramı"na da uygun değildir. Söz konusu diyagramı incelediğimizde üçgenin içindeki dairenin (gözün) tanrının gözünün (varlığının) daima insanlar üzerinde olduğunun ifade etmektedir ki evrenin bütününü (toplamını) Tanrı olarak kabul ettiğimizde insanı gözleyecek varlık-mevcudiyet olmayacaktır. Erdoğan Çınar'ın "Önce cansız nesne, sonra bitki, hayvan ve insan bedenlerinde ortaya çıkan ruh, İnsan-ı Kâmil (eksiksiz, olgun insan) konumuna ulaştığında geldiği kaynağa geri döner. Yaradan ile bütünleşir, onun içinde erir." [9] düşüncesi bu nokta da hükmünü kaybetmiş olur. Çünkü evren Tanrı'nın kendisi olduğuna göre geri dönülecek kaynaktan söz edemeyiz, çünkü ortada geri dönülecek kaynak mevcut değildir. Evrenin hepsi, Yaratılmışların bütünü Yaradan'ın kendisi ise "Seçilmiş varlığa (güruh-u naci) özünü katan "Kırklardan Biri" önce Yaradan'a asi olmuş, sonra boyun eğerek Kırklar Meclisi'nde huzura gelmiştir." [10] demekte benzer şekilde yanlıştır. Bir yandan "Evren ve Tanrı birdir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin toplamıdır." [11] veya "Yaratılmışların bütünü, Yaradanın kendisidir." [12] derken diğer taraftan "Varolan her şey tanrıdan südur etmiştir ve onunla özdeştir." [13] veya "Kırklardan Biri" önce Yaradan'a asi olmuş … " [14] demek bir birine tezat ifadeler kullanmak olur. Sn. Erdoğan Çınar, "Alevi İnancı'nda, yaratan ve yaratılan birdir. Yaratılmışların bütünü, Yaradanın kendisidir. Vahdet-i Vücut (Varlığın Birliği) olarak ifade edilen bu Alevi inanışını, İslam kalıplarına sığdırmak mümkün değildir." [15] demektir ki eğer Vahdet-i Vücut'u Panteizm olarak yorumlarsak doğrudur. Ancak Alevi teolojisinde Sn. Erdoğan Çınar'ın Kırklar Meclisini[16], yaratılışı[17], devriyeyi[18], kamil insan[19] kavramlarını açıklamaya çalıştığı bölümlerde ifade edilenlere göre Yaratılmışların bütünü Yaradan'ın kendisi, evrenin bütünü Tanrı değildir. Dedebaba Doç.Dr. Bedri Noyan'da Vahdet-i Vücut'tun Panteizm'den (pantheisme'den) evren ve Tanrı olgusundan ötürü farklı olduğuna işaret ederek bunu şu şekilde izah etmektedir; "Vahdet-i vücût ta ise; Tanrı varlık ve kudretinin bir zerresi kadarının tecellisi ile bu evren var olmuştur. Bir an için bütünüyle evrenin mahvolduğunu yok olduğunu düşünürsek, birincisine - Panteizm'e (pantheisme'e)- göre, artık ne evren ne de bir Tanrı kalır. Vahdet-i vücûd'a göre ise, O'ndan bir zerre bile eksilmemiş gibi olur. Ve kudret-i külliye, yeniden bir "ol" buyruğu ile bir anda bu evreni yaratır." [20] Yaratılmışların bütünü, Yaradan'ın kendisi, evrenin toplamını Tanrı olarak kabul etmeyi Vahdet-i Vücut olarak açıklamak yanlıştır. Bu şekilde izah edilen tanımlama Vahdet-i Mevcut'tan başka bir şey değildir. O halde Vahdet-i Vücut inanışı ve Ezoterik-Batıni doktrinler bu açılardan Panteizm değildir. Her ikisini Panenteizm (Pan-eteizm) içerisinde aramak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
________________________________________ [1] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 9 [2] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 11 [3] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 11-12 [4] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 50 [5] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Kayıp Bin Yılı, Chiviyazıları Yayınevi, 2. Baskı 2006, s. 17 [6] www.tdk.gov.tr [7] www.tdk.gov.tr
Doç.Dr. Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik, Ardıç Yayınları, 2001, II. cilt, s. 159 [9] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 81 [10] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 92 [11] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 11-12 [12] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 50 [13] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 11 [14] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 92 [15] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 50 [16] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 92 [17] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 74 [18] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 79 [19] Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yayınları, 8. Baskı 2007, s. 81 [20] Doç.Dr. Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik, Ardıç Yayınları, 2001, II. cilt, s. 159
Vahdet-i Vücut mu Panteizm mi? (III. Bölüm)
Pan-enteizm, hem Deizm'den hem de Panteizm'den ayrıdır. Pan-enteizim'de, her şey Tanrı'dan südur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül'den geçmektir. Sn. Erdoğan Çınar İslam dini içerisinde Vahdet-i Vücut olmadığını ileri sürdüğü gibi Sn. Cihangir Gener'de İslamiyet'in doğuşunda Ezoterik öğretinin her hangi bir etkisinin olmadığını[1] ileri sürmektedir. Pan-enteizm, hem Deizm'den hem de Panteizm'den ayrıdır. Pan-enteizim'de, her şey Tanrı'dan südur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül'den geçmektir. Sn. Erdoğan Çınar İslam dini içerisinde Vahdet-i Vücut olmadığını ileri sürdüğü gibi Sn. Cihangir Gener'de İslamiyet'in doğuşunda Ezoterik öğretinin her hangi bir etkisinin olmadığını[1] ileri sürmektedir. Vahdet-i Vücut'un İslamiyet'in içerisinde olup olmadığına veya İslamiyet'çe kabul edilip edilemeyeceğine bakmadan İslamiyet'in doğuşunda Ezoterizm'in olup olamayacağına göz atmak gerekir. Üç büyük dinin kutsal kitaplarında İbrahim peygamber ile oğulları İshak ve İsmail'in öyküleri birbirine çok benzer şekilde anlatılmaktadır. Kuran'daki anlatıma göre İbrahim'in cariyesinden olan oğlu İsmail annesi ile birlikte İbrahim peygamberin karısı Sarah'ın onları istememesi üzerine Arabistan yarımadasındaki Mekke şehrine gelmişlerdir. Burada İbrahim peygamber ile oğlu İsmail, Kabe'yi inşa etmişlerdir. İsrailoğulları kavmi İbrahim peygamberin eşi Sarah'dan olma oğlu İshak'dan, Arap kavmi ise cariyesinden olma oğlu İsmail'den geldiklerini ileri sürerler. İbrahim'in Kuran'da Bakara (2-92/62), Maide (5-110/69) ve Hac (22-88/17) sure ve ayetlerinde, Museviler ve Hıristiyanlarla birlikte bahsedilen Sabii inancından olduğu bir gerçektir. İbrahim ve oğlu İsmail'in birlikte Mekke'de yaptıkları Kabe, güneş kültü niteliğindeki Sabii inanışına uygun olarak yapılan tapınaklardan birisidir. Muhammed ve ailesi kuşaklar boyunca Kabe'nin (Güneş Mabedi'nin) yönetimini, koruyuculuğunu elinde tutan Sabii rahipleridir. Zaman içerisinde Kabe'nin içine pek çok kavmin putları dolsa da Muhammed'in ailesine ve savundukları dini inanca, tek Tanrı inanırları anlamına gelen "Hanif Din" inanırları denmektedir. İslamiyet'in, kutsal kitabı Kuran dışındaki en önemli kanun koyucu, Hanif dininin uygulanmakta olan ilkeleriydi. İşte bu nedenle, zaman içerisinde çok farklılaşmış olsa da ilk kaynağın Ezoterik olması nedeniyle İslamiyet'te de bu öğretinin izlerine sıkça rastlanır.[2] Edouard Schure, "Büyük İnisiyeler" isimli kitabında Musa ve İsa'yı inisiye edilmişler içinde kabul eder. Kitabın çevirmeni Yavuz Keskin tarafında ek bölüm hazırlanıyor. Bu bölümde Muhammed ve Zerdüst'e inisiye edilmişler içinde kabul edilerek nedenleri gerekli açıklama ile yansıtılmaya çalışılıyor.[3] Kuran'ın Muhammed'in hayatta olduğu dönem içerisinde kağıda dökülmemiş olması, amcasıoğlu ve damadı olan Ali'ye ait olduğu belirtilen mevcut Kuran ile içerik, yazım ve sıralama bakımından farklılıklar gösteren "Ali Mushafı"nın hali hazırda bulunamaması, İslam peygamberi Muhammed tarafından çeşitli zaman ve yerlerde kendisinden sonra Ali'yi işaret etmesi ve nerede ise bütün tarikat silsilelerinin Ali'ye dayandırılması, Ali'nin kendisine biat etmek isteyenlere karşı söylediği "Öyle gizlenmiş bir bilgiye sahibim ki açsaydım size, derin mi derin kuyulara sallanmış ipler gibi sallanırdınız, titrerdiniz"[4] gibi sözlerinin anlamı ve diğer bir çok nokta İslamiyet'in oluşumunda ve sonrasında Ezoterizm'in olup olmadığının irdelenmesi açısından önemlidir. İslamiyet'in içerisinde yer alan Vahdet-i Vücut inanışına baktığımız da bunun Alevi inancı ile örtüştüğünü görürüz. Abdülbaki Gölpınarlı, "… her şeyde Tanrı'nın kudretini, kuvvetini, lûtfunu, tek sözle varlığını, birliğini, sıfatlarının tecellisini görmek, her şeyin, onun varlığıyla kaim olduğunu, fakat bütün varlıkların, onun ezeli ve ebedi varlığına nazaran bir gölgeden, bir seraptan başka bir şey olmadığını kabul etmek sureti ile …"[5] İslam'da Vahdet-i Vücut inanışının var olduğunu açıklar ve devamında "Vahdet-i Vücûdu, kainatın her zerresinde, Allah'ın eserini, yaratıcılığını, kudret ve hikmetini görmek, her şeyi onun varlığına, birliğine delil saymak, her varlıkta onun sıfatlarının tecellisini görmek, fakat tecelliyi, tecelli eden kabul etmemek tarzında kabul İslâma aykırı değildir"[6] der. Benzer tanımlamayı Dedebaba Doç.Dr. Bedri Noyan'da Vahdet-i Vücut inanışı hakkında "Vahdet-i vücûda göre, vücûd birdir ve o da Hakk'ın vücûdu ve zâtıdır. Eşyânın farklı bir vücûdu yoktur. Vücûd, Tanrı'ya nisbetle (yani Tanrı'dan dolayı) kadîmdir ve eşyâ ise O'ndan zâhir olan sûretlerden ibarettir. Yani Allah eşyânın kendisi değildir. Ancak vücûd itibariyle mevcûdâtın ve zuhûrda her şeyin aynıdır. Vücûd bir ayna mesabesindedir. Tanrı Tanrı'dır ve eşyâ eşyâdır. Zât-ı mutlak kendisini eşyâ ve âlem sûretinde zâhire vurmuştur. Eşyâ ve mükevvenât (yaratılmışların tümü) Tanrı'nın zâhiri, Tanrı da o eşyâ ve mükevvenâtın bâtını ve rûhu mesâbesinde (düzeyinde) olup, O'nun varlığı haricinde hiçbir varlık tasavvur edilemez."[7] açıklamayı yaparak Vahdet-i Vücut'u şu şekilde tariflendirmiştir; " Evrenin her atomunda Çalab'ın eserini, hikmetini, kudret ve yapıcılığını görmek ve O'nun varlığına, birliğine işaret saymak, var olanlarda O'nun sıfatlarını tecellisini görmektir. Buradaki tecelliyi, tecelli eden yani Çalab saymamalıdır. Yaratılmışı Yaratan bilmemelidir." A.Celâlettin Ulusoy'da Vahdet-i Vücut'u Dedebaba Doç.Dr. Bedri Noyan'ın paralelinde anlatmıştır; "Vahdet-i vücûd, ben O'yum veya ben O'ndayım düşüncesinin ifade şeklidir. Allah biridir ve âlem onun tecelli ve zuhûrudur. Yaratılış, başka bir şey yaratma değil, meydana çıkma, zuhûr halidir. Kişinin maddi varlığının ölmesi, Allah'ın varlığı içinde bir başka biçimde dirilmesidir."[9] Bütün bunların ışığı altında yukarıda da yazdığımız üzere, Mu dini eksenli Ezoterik-Batıni doktrini ve İslamiyet'in içindeki karşılığı olarak göreceğimiz Vahdet-i Vücut inanışını Pan-enteizm yerine Panteizm olarak nitelendirmek yanlıştır. Ne yazık ki Alevilik teolojisindeki Vahdet-i Vücut inanışı nedensiz bir şekilde gerçekte yer aldığı Pan-entizm çizgisi dışında ondan farklı bir şekilde açıklanmaya çalışılmaktadır. Batı'da Ezoterik, doğu'da Batınilik olarak adlandıracağımız doktrin içerisinde yer alan ve bu doktrinlere uygun olarak dereceler sistemine, inisiyasyona bağlı olan Alevilik İslam dinindeki adı ile Vahdet-i Vücut inanışını benimsemektedir. Fakat Panteizm'i (Arapça'ya Vücûdiyye olarak çevrilen) ya da Vahdet-i Mevcut inanışını Vahdet-i Vücut inanışı olarak ve de bunu Aleviliğin teolojisinde olduğunu ileri sürmek çabaları mevcuttur. Özet olarak batı'daki ismi ile Ezoterik, doğu'daki ismi ile Batınilik ekseninde felsefi alanda ki Panteizm ve Pan-enteizm kavramlarının ışığı altında özellikle Alevi teolojisindeki Vahdet-i Vücut kavramının gerçek ifade alanını belirtmeye çalıştık. Kavramların yanlış kullanılması neticesinde inancın teolojisinin farklı algılanacağı bir gerçektir. Bundan ötürüdür ki bu kısa özetsel çalışmada yanlış kullanımların ve algılamaların önüne geçilmesi ve en azından meraklılarına araştırma yapmaları gereken bir konuda ipuçları verilmesi amaçlanmıştır. Son olarak Ezoterik-Batıni yaklaşım ile Vahdet-i Vücut kavramıyla ilgili bir kaç notu sunmak istiyorum. Makalat-ı Hacı Bektaş Veli'nin X. Bab'ında (bölümünde) yer alan "Marifet'in Makamların Bildirir" kısımda Marifet Kapısının onuncu ve son makam'ı olarak; "Onuncu makam; kendü özün bilmektir. Nitekim Hazret-i Resul buyurur: 'Men arefe nefse, fekat arefe Rabbe' Manası budur kim; herkim kenduyi bildi bayık Tanrı'yı bildi."[10] Makalat-ı Hacı Bektaş Veli'nin XIV. Bab'ında (bölümünde) yer alan "Tevhid-ül Maarifi Beyan Kılur" kısımda şu cümle yer alır; "Bir gün Tanrı aslanı Ali Keremallahı vecheye sordular. Tanrı'yı görür müsün ki taparsın? Ali der: görmesem tapmayıdım."[11] Varlık asıldır. Yokluk, ondan türeyen ve gene ona dönen dalgalardır. Yani var olan deniz, yok olan da dalgalardır. Her şey o denizdedir. Var olanlar ve gökler, o asıldan, o nurdan ateşlerdir. Her şey o var olanın sırlarının yansıması ve güzelliğinin aynasıdır. Bu da Allah (Tanrı) diye adlandırdığımız güçtür. O güç, kesin güzellik, kesin olgunluk, kesin yüz güzelliği ve kesin yaşamdır.[12] Güneşin ışığı, güneş olmazsa meydana gelmez, ama o ışık güneşin kendisi olamaz, kendisinden ayrı da değildir.[13] Güneşin ışığı, güneş olmazsa var olamaz, fakat güneşin ışığı, güneş değildir, güneşin bir tecellisidir.[14]
________________________________________ [1] Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktirinler Tarihi, Gece Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1995, s. 73 [2] Melih Ülkü Akad, Ezoterizm ve Batınilik Tarihi, Nokta Kitap, 3. Baskı, Ağustos 2007, s. 225 [3] Edouard Schure, Büyük İnisiyeler, RM Yayınları, İstanbul, Ekim 1999 [4] Nehc'ül Belaga, Karacaahmet Sultan Dergahı Yayınları No:4, 1. Baskı, İstanbul 2000, s. 121 [5] Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuf, Milenyum Yayınları, 3. Baskı, Şubat 2004, s. 66 [6] Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuf, Milenyum Yayınları, 3. Baskı, Şubat 2004, s. 67 [7] Doç.Dr. Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik, Ardıç Yayınları, 2001, II. cilt, s. 168
Doç.Dr. Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik, Ardıç Yayınları, 2001, II. cilt, s. 176 [9] A.Celâlettin ulusoy, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, 1986, s. 242 [10] Aziz Yalçın, Makalat-ı Hacı Bektaş Veli, Der Yayınları, 4. basım 2004, s. 220 [11] Aziz Yalçın, Makalat-ı Hacı Bektaş Veli, Der Yayınları, 4. basım 2004, s. 321 [12] Nejat Birdoğan, Anadolu'nun Gizli Kültürü Alevilik, Kaynak Yayınları, 5. basım Ağustos 2006, s. 283 [13] Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuf, Milenyum Yayınları, 3. Baskı, Şubat 2004, s. 59 [14] Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuf, Milenyum Yayınları, 3. Baskı, Şubat 2004, s. 63
Ali Polat
(Alıntıdır) |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 14:49:01
|
Kayıp Mu Uygarlığı ve Dini
Naacal Tabletleri
Naacal Tabletleri ya da okunuşuyla Naakal tabletleri varsayımsal yitik uygarlıklardan Mu Uygarlığı'nın bilim rahipleri Naacaller’in tek tanrılı Mu dini ve kozmik bilgilerine ilişkin bilgilerinin yazıya geçirildiği tabletlerdir. Herhangi bir müzede sergilenmeyen bu tabletler Mu araştırmacısı James Churchward’un iddiasına göre Tibet’teki bir manastırın arşivinde bulunmaktadır. Bu manastırdaki rahibin açıklamasına göre, çok eskiden Orta-Asya’da yaşanan bir doğal felaketin ardından artakalan, Uygurlar’a ait Naakal tabletleri Tibetliler’in ataları tarafından Tibet’e taşınmıştır.
James Churcward elli yılı aşkın bir zaman içerisinde tüm dünyayı dolaşarak Mu ile ilgili pek çok belge elde etmiştir. Tibet bir mabedin başrahibi (rishi) tarafından kendisine gösterilen ve okutulan tabletler Naacal bilgilerini içermektedir. Churchward tabletleri okuyabilmek için Naga-Maya adını verdiği dili de, söylediğine göre, bu rishi’den (Doğu’da üstad anlamında kullanılan bir terimdir)
Naga-Maya dili Hindistan'daki arkaik Sanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir. Churchward Batı Tibet'teki bu mabedin ( başrahip Naga-Maya dilini bilmektedir) başrahibinden bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda ögrenir ve rahibin de yardımı ile bu tabletlerde yazılanları çözer. Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış olup, sonradan Hindistan'a getirilmiş tabletlerdir.
Rishi'nin Churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan rishi'nin, başka kanallardan da olsa ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne üye olan Churchward'ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.
Naacaller'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Bu sembollerin ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmişler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.
Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürmektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur.
Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini, Churchward, Amerikalı Jeolog William Niven'ın, 1921 - 1923 yılları arasında Meksika'da yaptığı kazılarda bulduğu, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet ile tamamlamıştır. Churchward Meksika’daki kazılarda bulunan bu tabletlerin de Tibet’te öğrendiği Naga-Maya dilinde yazıldığını ve müzeye nakledilmiş bu tabletleri çok rahatlıkla okuyabildiğini ileri sürmüştür.
Churchward, Naacal tabletlerinden edindiği bilgiler ile 5 kitap yazmıştır. 1930 lu yıllarda kaleme aldığı eserler ve yaptığı konferanslar ile. bilim dünyasında büyük yankılar uyandırmıştır.
Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok fazla olan bu sembollerin her biri bir dini temsil etmeye başlamıştır.
Ulu büyük Melik'in… Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik nebatatı büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir... Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gök yüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutlan gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen, .güneşi;. ayın ışığını sevdiren büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının kudretini kâinat selâmlasın!... O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın.... Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, ıstakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Hâlikı kâinat selâmlasın!... Bizi sineklerin, böceklerin, kurtların, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat dualar* ile yücelesin!
Mu kıtası sıcak, fakat pek münbit ve mahsuldar, ovalık bir memleket idi. Her tarafı güzel çayırlar, meralar, düzlüklerde bitmiş zengin ormanlar süslüyordu. Akışları sakin, muntazam, geniş yataklı, seyrüsefere fevkalâde müsait nehirler kenarında kalabalık nüfuslu, büyük, zengin şehirler vardı. Dünya cenneti denmeğe lâyık olan bu kıtada hiç yüksek dağ yoktu. Dağlar yalnız orada değil, dünyanın başka taraflarında da henüz fazla yükselmemişti. Mu ve Muluların mevcudiyeti yeryüzünde büyük dağların teşekkülünden evvelki jeolojik zamana, üçüncü arz devrine tesadüf ediyordu. Mu ormanlarında ve sularında bu devrin hayvanları yaşıyordu. Mu insanları her nevi hayvanı muti bir hale getirmenin yolunu biliyorlardı. Koca kıtayı pek düzgün yollar ile kurşuni örümcek ağını örnek tutarak örmüşlerdi. Yollar nereden başlar, nerede biter, kestirilemez idi. O kadar mükemmel yapılmışlardı ki, kalıntıları karşısında günümüzün mühendisleri, kaldırım ustaları gözlerine inanamamaktadırlar. Main şeklindeki kaldırım taşları yan yana konuvermiş değil, birbirine kopmayacak surette eklenmiştir. Ne taraftan bakılsa kenarlar hattı müstakim teşkil eder.
Mu kıtası ahalisi, bir hükümetin idaresi altında on kabileden terekküp ediyordu. Hükümet reisine Mu'nun güneşi: tacı, hükümdarı,,hâkimi, emîri mânasına Ra-Mu deniyordu. Ramu'lar ahaliyi Tanrı'nın vahiy ettiği mukaddes yazılar ahkâmına göre idare ediyorlardı. Reisler halka karşı vazifesini müdrik, müşfik, halk reislere karşı içten gelen bir istekle hürmetkar idi. Emir etsin, yahut emre tâbi olsun bütün Mu sakinleri tek Allah'a inanıyordu.
1. Kayıp Kıta Mu; James Churchward. (Rengin Ekiz, Ege Meta Yayınları) 2. Batık Kıta Mu'nun Çocukları;James Churchward. (Ercan Arısoy, Ege Meta Yayınları) /tr.wikipedia.org/wiki/Naacal_Tabletleri" adresinden alındı.
Kayıp Mu Uygarlığı ve Dini
Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward´ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880´li yıllarda Hindistan ve Tibet´te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta Amerika´da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygariık hakkında beş eser yazmıştır.
Churcward´ın kaynakları, Batı Tibet´te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen "Naacal Tabletleri" ile, Amerikalı Jeolog William Niven´in 1921-23 yılları arasında Meksika´da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.
Bilim dünyası, gerek Churchward´ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis´in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi ~ugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir.
Evrim kuramları ve genel bulgulara göre, günümüzden 200 ile 500 bin yıl önce iki ayağı üzerinde dik olarak durabilen "Homo Erectus" yerini, düşünebilen insan "Homo Sapiens"e bırakmıştır. Homo Sapiens´in ortaya çıkış tarihini 200 bin yıl önce olarak kabul etsek dahi, o günden bu güne kadar insanoğlunun sadece günümüz uygarlığını yaratmış olduğunu düşünmek, insanlık adına büyük bir bencilliktir. 200 bin yıl önce dünyaya gelen ve uzmanlarca beyin ağırlığı ve düşünme kapasitesi günümüz insanı ile aynı olarak kabui edilen Homo Sapiens, ne olmuştur da, 194 bin yıl bekledikten sonra, günümüzden 6 bin yıl önce birden bire dev adımlar atmaya karar vernıiştir? Nitekim, günümüz bilim çevreleri, tekerleğin ve yazının ancak M.Ö. 4 binlerde bulunduğunu öne sürnıektedir.
Ancak, dünyanın geçirdiği tufan felaketi nedeniyle çok az belge ve bulgunun kalmış olmasına rağmen, bu belge ve bulgular, insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğunu ve hatta bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını ortaya koymaktadır.
James Churchward 1883´de, Batı Tibet´te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkarttı. Tibet´te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğruitusunda Tibet´teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet´te bir manastıra düştü. Bu manastırın, "Büyük Rahipler Kardeşliğinin" önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward´a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış "Naacal Tabletleri"ni gösterdi.
Rishi´nin Churchward´a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi´nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne, Masonluğa üye olan Churchward´ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.
Rishi, bu düşüncelerle Churchward´a iki yıl boyurıca üstadlık yaptı ve sadece büyük rahiplerin bildiği, Naacal Tabletlerinin yazıldığı ölü dili kendisine öğretti.
Naacal dilini öğrenen ve tabletleri inceleyen Churchward, bu tabletlerin ışığı doğultusunda batık kıta Mu ve uygarlığııtın izlerine rastlamak umuduyla 50 yıl süren araştırnıa gezilerine başladı.
Pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, Sibirya ve Orta Asya´da, Avusturalya´da, Mısır´da incelemeler yapan Churchward´a yeni nur kaynağı Meksika´da parladı. Amerikalı Jeolog William Niven, 1921-23 yılları arasında Meksika´da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet buldu. Bu tabletlerdeki yazılar ne Niven tarafından, ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan Carnegie Enstitüsü uzmanlarından Dr. Morley tarafından okunamadı. Tabletlerin varlığını duyan Churchward Meksika´ya gitti ve Tibet´te öğrenmiş olduğu Naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük´yankılar getiren eserlerirıi yazdı.
Churchward ve Niven´in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. Danimarkalı araştırnıacı ve yazar Eric Von Daniken de, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olan bu adalar kültürlerinin şaşılacak derecede benzediğine işaret ediyor. Churchward´a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürnıektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar olu#355;turmu#355;tur.
Mu uygalığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, Atlantis ve Uygur İmparatorluklarıdır (8). Ayrıca, bugün Antik Mısır, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığı yatmaktadır.
Mu uygarlığının ne zaman başladığı bilinmiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika´da bulunanlar bu konuda aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu´nun kolonileşme ve uygarlığinın temelini oluşturan dinini yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini gösteriyorlar.
15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlere göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar biraraya geldi. Bu gazlar, güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları tıavayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yiikseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (Rna-Dna) oluşturdu. İlk hayat sudan ç~ktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.
Günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. Zaten, en az 70 bin yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur. Mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösternıe açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. Günümüzden 3 bin yıl önce yazılmış Mahabharata´da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: "Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden heryer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulaklan sağır ederı bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldn. Ağaçlar tamamerı yandı. Heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı"...
Bu efsane, atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyinin yanısıra, onların dünyasının da bugün olduğu gibi, barıştan yana pek nasibini almadığını gösteriyor.
Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora´nın yokoluşu gibi diğer bazı efsaneler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. Ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, Mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek Tanrılı dine, "Mu Dini"ne göz atalım.
Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorlann ünvanı, güneşin oğlu da denilen "Ra Mu" idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da "Güneş İriıparatorluğu"ydu. Mu dilinde "Ra" kelimesi, giineş anlamına geliyordu. Mu´nun kolonisi olan Mısıi da da güneş tanrıya "Ra" adı verilmiştir. Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya´da da imparatorun ünvanı "Güneşin Oğlu" dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı ünvanı kullanmışlardır. İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan "Naacaller" bulunuyordu ve burılar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. "Kutsal Sırlar Kardeşliği"nin üyesi olan Naacaller´in tüm dünyaya yaymış oldukları "Mu Dini", belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyoriardı. Bu sembollerin Ezoterik anlamlannı sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.
Naacaller´in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Alaacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tannnın geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmektcydi. Mu dinine göre Tann o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağıza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani "Ra" idi. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırıimış iddialann ve güneş kültü diye nitelendirilen inamşların kökeninde yatan olgu budur.
Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tann değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlannın kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.
Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu´nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak "Güneşin Oğlu" ünvanını taşıyordu.
Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler" deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü açıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.
Mu dini sembollerinin en önde geleni, ".Mu Kozmik Diyagramı"dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra"nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içiçe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanriya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. Her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemierin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durnıası gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.
Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırrrıanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan´a ulaşmak zorundadır.
Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay´dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgerıin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında ~lar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissetfirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris iIe önce Atlantis´e buradan Hermes ile Mısır´a, Mısır´dan Yunanistan´a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.
Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla ´günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek âlındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır´ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacaller´in uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yok. Bu törenin ayrıntılarına Mısır uygarlığını incelerken dönüleceği için, şimdi Naacal öğretisinin diğer kavramlarına geri dönelim.
Mu dininin dört temel kavramı vardır:
1-Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir. 2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez. 3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar. 4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.
Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurrrıuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu a#355;amaya ula#355;abileceklerini kabul ederler.
Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, "dört büyük inşaatçı", "dört büyük mimar", "dört büyük geometri üstadı" olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak´dır .
Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, "dört baş melek" olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven´in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollanının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızlarr sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simbelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler´in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa´nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu´dan gelmektedir.

Kaynak: dinlertarihi.net/node/260
EK:
"1-Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir. (Vahdeti mevcut) 2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez. 3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.(Devriye) 4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir" (Fenafillah)
Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu'nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak "Güneşin Oğlu" ünvanını taşıyordu.
Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler" deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü açıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.
Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra"nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içiçe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanriya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. Her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemierin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durnıası gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.
Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırrrıanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan'a ulaşmak zorundadır.
Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgerıin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında ~lar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissetfirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris iIe önce Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.
Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla 'günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek âlındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır'ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacaller'in uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yok. Bu törenin ayrıntılarına Mısır uygarlığını incelerken dönüleceği için, şimdi Naacal öğretisinin diğer kavramlarına geri dönelim.
Mu dininin dört temel kavramı vardır: Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir. Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.
3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.
4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.
Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurrrıuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu a#355;amaya ula#355;abileceklerini kabul ederler.
Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, "dört büyük inşaatçı", "dört büyük mimar", "dört büyük geometri üstadı" olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak'dır .
Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, "dört baş melek" olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven'in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollanının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızlarr sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simbelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler'in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa'nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu'dan gelmektedir.
Kaynak:Ezoterik ve Batıni Doktrinler Tarihi...Cihangir Gener
EK:
Naacal Tabletleri'nden bazı ifadeler
"Ulu büyük Melik'in… Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik nebatatı büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir... Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gök yüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutlan gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen, .güneşi;. ayın ışığını sevdiren büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının kudretini kâinat selâmlasın!... O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın.... Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, ıstakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Hâlikı kâinat selâmlasın!... Bizi sineklerin, böceklerin, kurtların, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat subhanekeler* ile yücelesin!"
NOT: Subhaneke kelimesi tablette 'Sübhaneke' olarak geçmektedir.
|
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 15:00:24
|
S: (L) "Ben O'yum" dişi bir güç mü? C: Cinsiyet sınıflamalarına takılmış görünüyorsun canım. Bu anlaşılabilir birşey, ama bir açıklama için kendini hazırla, çünkü başka yol yok gibi görünüyor. 5'ten 7'ye kadarki yoğunluk seviyelerinde düalite/ikilik yoktur. "Tanrı Gücü" 7'nci yoğunluktan "aşağı doğru" yayılır ve tüm yoğunluklara işler. Düaliteyle ilgili hiçbir sınıflama tanımaz, çünkü mükemmel bir şekilde harmanlanmıştır ve bu nedenle sürekli dengededir.
S: (L) Tanrı'nın bizi hayal edip yaratmasını mı kastediyorsunuz? C: Hatırla, "Tanrı" yaratılışta varolan herşeydir, yani tüm bilinçtir. Çünkü varolan herşey bilinçtir ve bilinç varolan herşeydir.
S: (L) Karmaşık olduğunu biliyorum! Işığın 7'nci yoğunluk olduğunu söylüyorsunuz. Çekimin Tanrı olduğunu söylüyorsunuz. Tanrı ve 7'nci yoğunluk aynı şey ve... C: Hayır. 7'nci yoğunluk "Bir ile birleşme."
S: (L) Bir ile birleşmeyle Tanrı arasındaki fark nedir? C: Tanrı yalnızca 7'nci yoğunlukta birleşik.
C: Bir'le yani 7'nci seviyeyle birliğe doğru ilerliyorsunuz.
S: (L) Diğer bir deyişle başka birine yakıt sağlamak yerine kendi yakıtını üretiyorsun. (T) Siz 6'ncı seviyedesiniz, siz neyle besleniyorsunuz? C: Yanlış kavram. Biz diğerlerine veriyoruz ve diğer BH'lerden alıyoruz. Birbirimizi besliyoruz.
S: (T) Yani birbirinizi besleyerek ilerliyorsunuz ama KH yolundakiler birbirlerini beslemiyorlar ve bu yüzden başkalarıyla beslenmeleri gerekiyor. (T) Şu anda bizimle konuşuyorsunuz. Bu BH mi? C:Evet.
S: (T) Kanal için de enerji sağlıyoruz, size de enerji veriyor muyuz? C: Hayır.
S: (T) Programın gerisinde kalıyorsun T___. (L) Bizden ne istiyorsunuz? C: Saf BH iken birşey istemeyiz. Geldik çünkü SİZ istediniz. Diğerleriyle paylaşana kadar bu da KH.
S:(L) Bu evrenlerin tümünün, ışık hızının %90'ı oranında genişlediğini söylüyor. Mutlak merkezi güneşin, bizim tanrı dediğimiz şey olduğunu söylüyor. C: Bu konuları ele almıştık ve "Tanrı" "herşey"dir, merkezi bir güneş değil.
S: (L) Tanrı ayrıştığında veya destabilize olduğunda veya dağıldığında, nerede... biliyorum "nerede" doğru bir tanım değil, hangi yoğunlukta tezahür ediyor? C: Tamamen yanlış kavram.
S: (L) DOĞRU kavram nedir? C: Öncelikle tanrı destabilize olmaz veya dağılmaz. Lineer içsel kavramı bırak.
S: (L) Tamam bırakıyorum. 7'nci yoğunlukta Bir ile birleşme var. 6'ncı yoğunlukta ne var? Aydınlık ve karanlığın, varlık ile yokluğun dengesi mi? C: Fizikselleşmeye ihtiyaç duymayan saf bilinç. |
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 15:52:22
|
Tanrı fizikselleşmeye ihtiyaç duymayan saf bilinç. Ancak bizler fiziksel boyutta ondan ayrımıyız ki! Yok bence kasyopyalıların bahsettiği ayrı olduğumuz değil,tanrının bizim fiziksel boyutumuza ihtiyaç duymayan saf bilinç olduğunu söylüyorlar ondan ayrı olduğumuzu değil!
Bahsedilen altıncı yoğunluğa kadar kendimizi ayrılık ülüzyonlarında gördüğümüz ve yedinci yoğunlukta bu ülüzyonun yok olması ve kendi tanrısal yanımıza ulaşarak tanrıyla bir oluyoruz! |
Edited by - zer-zivi on 02/03/2009 15:55:46 |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 16:48:44
|
quote: Originally posted by zer-zivi
Tanrı fizikselleşmeye ihtiyaç duymayan saf bilinç. Ancak bizler fiziksel boyutta ondan ayrımıyız ki! Yok bence kasyopyalıların bahsettiği ayrı olduğumuz değil,tanrının bizim fiziksel boyutumuza ihtiyaç duymayan saf bilinç olduğunu söylüyorlar ondan ayrı olduğumuzu değil!
Bahsedilen altıncı yoğunluğa kadar kendimizi ayrılık ülüzyonlarında gördüğümüz ve yedinci yoğunlukta bu ülüzyonun yok olması ve kendi tanrısal yanımıza ulaşarak tanrıyla bir oluyoruz!
"6. yoğunlukta ne var" sorusuna cevabı ilk cümlede kullanmışsın sevgili zer-zivi:))
Yani işin bir yukarıdan aşağıya tüm varoluşa -kutupluluktaki her iki kutup da dahil olmak üzere- işin bir eşya kısmı ve bir de eterik kısmı var.
7. yoğunluktan tüm yoğunluktaki parçalara içlenmiş bir durum ve 7. yoğunlukta da herşey ile Bir olundupu durum her ikisi birlikte var. Benim anladığım bu. Yani biz şu anda eşya kısmındayız ve O 7. yoğunluktan tün yoğunluklara işlemiştir. 7. yoğunlukta ise biz O ile Bir olabileceğimiz bir mevcudiyettir.
Not. Birara şimdi tam kelimeyi yazamıyorum ancak şu söylenmişti; "Bir kişi 7. yoğunluğa çıktığında" işte bunun anlamı üzerinde kafa patlatıyorum; bir kişi 7. yoğunluğa ulaştığın da; "herkes ulaşır".
Bence "derin" anlam taşıor bu cümle yani o bir kişi acaba, 6. yoğunluktan olmak zorunda yani oradan çıkmış olmak zorundaa ki o artık toplumsal bellek olmak zorunda, yani düşünüyorum ve hata da yapmak isyemiyorum. Altıncı yoğunluklar aynı bizlerin yolundan oralara gelmişler ve onlar bizlerin "gelecekteki bizleri" oluyorlar.
Yni bu fizksellik ile 1 trilyon derece ateşe bakamıyorsak, bunları ancak limitlerimiz dahilinde anladığımızı sandığımız şekli ile anlatıyorum.
Sonuçta, biz 3 isk, enerjmiz genel planı bilerek; büyük şekilde 4'e odaklanmak olmalı, yani ilkokul öğrencisi idek bırakalım şimdi prof olmayı sadece ortaokula bakalım, bence bu daha verimli olur. Ancak geniş yol haritasını da genel olarak bilmek yeterli diyorum. |
Edited by - Tiversonus on 02/03/2009 17:11:43 |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 17:53:49
|
Çevremize baktığımızda insanlarda farklı algılamalar çokça görülür.Biri tanrının korkulacak bir varlık olduğunu düşünerek inanır ve tapar.Diğeri tanrıya sevgiyle inanılacağına inanır ve öyle tapar.Korkuyla inanan,sevgiyle inananı anlamakta zorlanır.Ve bizde sevgi derecemize göre üst yoğunluktakileri anlamakta zorlanıyoruz.Şimdi korkuyla inanan bizim geçmişteki halimizdir.Ve biz de korkuyla inananın gelecekteki haliyizdir.Doğal olarak bu yukarıya doğru böyle sürüp gitmekte.Ne kadar ayrılık ülüzyonundan arınırsak; birliğe yükseliş o kadar hızlanacaktır.
Birde pozitif olan herkes birbiriyle yukarıdan aşşağı beslenmektedir diye düşünüyorum.Almak ve vermek budur bana göre.Verdiğimiz ,paylaştığımız kadarınıda yukarıdan alacağızdır pozitifler olarak.Negatifler ise aşşağıdan yukarıya beslenir.O yüzden birliğe ulaşmasıda altıncı yoğunlukta durur.Negatifler için tekrar alt yoğunluklara inip,yeniden birlik için pozitif yolu deneyimleme imkanı yakalanıncaya kadar cennetten düşüş böylelikle sürüp gider!
Pozitif yolda yükselmenin beli başlı yol haritaları vardır.Bize düşen onları bulmak. Dürüst olmak,hoşgörülü olmak,kendine güvenmek,adaletli olmak,özgür irade yasasına uymak, kısaca sevgi ve ışık/bilgiyle donanmak. O yüzden sevgi ve ışığın; aklımın yettiğince ve yüreğimin hissettiğince yaşamak tek kuralım :)) |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 18:08:01
|
Sevgili zer-zivi;
"Pozitif olan herkes birbirleriyle yukarıdan aşağıya beslenmektedir"
Bu biraz şüpheli, yani şöyle açıklamaya çalışayım -anladığım kadarı ile-; Başkalarına Hizmet (BH) olanlar KH (Kendine Hizmet) olanlar ile beslenirler mi? Soru bu!
Anladığım kadarı ile sen KH yapısallığı içerisinde bulunan bizim şu an'daki 3. yoğunluk insanlarının gösterdiği pozitif duygular ile beslendiklerini söylemeye çalışıyorsun. Sanırım çoğu kişi de böyle düşünüyor, hem sitede hem de site dışında, bir zamanlar ben de bu "yanılgıya" düşmüştüm. İtiraf etmeliyim!
Sonuç olarak; BH (Başkalarına Hizmet) sadece BH' lerden beslenir.
Yani 3. Yoğunluk İnsanlardan pozitif de olsa pozitifler enerji almazlar! Nefsani olmayan varlıklar aşağı katlardan beslenmezler!
Bunun bir anlamı var! Hem de önemli!
Sonuç olarak; BH (Başkalarına Hizmet) sadece BH' lerden beslenir.
Selamlar, Sevgiler...
|
Edited by - Tiversonus on 02/03/2009 18:10:23 |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 18:16:24
|
Birde pozitif olan herkes birbiriyle yukarıdan aşşağı beslenmektedir diye düşünüyorum.Almak ve vermek budur bana göre.Verdiğimiz ,paylaştığımız kadarınıda yukarıdan alacağızdır pozitifler olarak.Negatifler ise aşşağıdan yukarıya beslenir.O yüzden birliğe ulaşmasıda altıncı yoğunlukta durur.Negatifler için tekrar alt yoğunluklara inip,yeniden birlik için pozitif yolu deneyimleme imkanı yakalanıncaya kadar cennetten düşüş böylelikle sürüp gider! -----
Bu fikrini çok ilgi çekici buldum zer-zivim. Bilgiyi ısrarla arayıp altındakini görmeye çalışan pluton3.ev ortağım:)Bu bilgideki ısrarcılığımız yanlış anlamayada açıktır,lütfen yanlış anlaşılmasın. Başkalarına kötülük edebilmek adına çekim yasasını dahi kullanmamıza izin vermeyen Tanrıyla,kötülük yapabilmek adına nasıl temas kurabiliyoruz?Bu nedenle evrensel yasaları örnekliyorum,yasaları yaratan yasayı çiğnemez diyorum. Ben burada bir kavram karışıklığı yaşandığını tahmin ediyorum.Birşey yanlış anlaşılıyor.Başkalarının,kanalların yada herhangi bir bilgi kaynağının söylemlerine dayanarak değil,işlenmiş bir bilgi üzerinden giderek bireyin bu noktada yanlış anlaşıldğını düşünüyorum.
Çekim yasasını dahi kullanamıyorsak kötülük için(özgür irade yasası çekim yasasını diğer insanlar üzerinde kullanmamıza izin vermemeli öyle ise)kötülük yapabilmek için de Tanrıyla temas kuramayız.Bunu deneyelim ve Tanrıdan kötülük yapabilmek bize yol göstermesi için dua edelim diyorum yeniden.Bilgiyi sadece duymak yerine,sağlamasını yapmak için fırsatımız var.
Yazını okuyunca bu ayrıntı yeniden geldi aklıma zer-zivi.Belki gerçektende bu sistemden dolayı negatifler en üst boyuta kadar çıkamıyorlar seninde anlattığın gibi veyahut buna benzer birşey var.2012 ye şurada ne kaldı,süprizle karşılaşmak istemiyorum diğer tarafta:)
Budha,Maharaj...Birliğe ulaştığı söylenen bu insanlar,bütün sınıflarımı atladılar birden yoksa en yukarıdan gelipmi sınıfları atladılar?En yukarıda tam olarak ne var?Onu sözcüklerle tanımlayabilicekmiyiz? |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 18:17:32
|
| NOT.Bu demek değildir; 6. Yoğunluk BH (Başkalarına Hizmet) olanlar, 4. Yoğunluk BH (Başkalarına Hizmet) olanlar ile "anlaşma" içerisinde birbirlerini "yardım" etmiyorlar. |
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 18:40:52
|
Sevgili Tiversonus Kh ve Bh elbetteki tekamül açısından birbirleriyle iletişimde.Anlaşma olsun olması bilemem.sadece birbirlerine ihtiyaçları var bu kesin.Yoksa ruhsal tekamül gerçekleşmezdi. Beslenmek derken ne ile besleniliyor bir düşünelim.Besin denilen şey pozitif ve negatif enerjiler. Spirütüel kişiler sevgi enerjileriyle(reiki,dikşa,kozmik kafes,ho opopono vs işte) arınma çalışmalarını yapmakta değilmi! Biz yukarıdan bu enerjileri kullanarak(beslenerek) kh zerrelerimizi(egolarımızı) arındırıyoruz.
Kendine hizmetlilerin egolardan arınmak gibi bir dertleri yok zaten özgür irade gereği negatifliği seçiyorlar ve onların negatif besini yukarıdan almaya ihtiyaçları yok zaten burdaki negatifler yukarıdaki negatifleri bile solladılar:)) Ve yukarıdaki negatifler buradaki negatiflerin negatifliğinden,şavaşlarından,zulümlerinden besleniyor.Negatifler altıncı yoğunluktan sonrasına yükselemiyor ve yedinci yoğunluk tanrının saf bilincinin birliği olduğuna göre 6.negatiflerin tanrının birliğine ulaşmalarının imkanı yok.Çünkü negatifler zaten tanrının birliğine ne ihtiyaç nede gerek duymuyorlar tanrının parçası olmaları gerçeğine rağmen.Aklıma burda Adem yüzünden şeytanın tanrıya meydan okuması geldi:) 6.yoğunluk negatifler bir üst negatif yoğunluk olmadığından ve yedinci yoğunlukta da negatif enerjiden bahsetmekte mümkün olmadığından yukarıdan beslenemiyorlar! Tek negatif enerjiye aşşağıdaki yoğunluklardan ihtiyaç duyuyorlar. Umarım anlatabildim! |
Edited by - on |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 18:43:15
|
Yani 4. boyuta atlayış çok yavaş yavaş ve gizlice olacak. Belki de atlayanlar başlamıştır şimdiden, emin değilim. Dünyada ise yaşam devam edecek. Yani negatif bir hasat olacağına inanmıyorum şu an. Ancak bu dünyada 3. fiziksel boyutta kalmak negatif hasadın ta kendisi olabilir ---- Buda segili Mordevrimin fikri ve benim açımdan ilgi çekici. |
Edited by - on |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 18:45:45
|
Aslında sorun şu ki nedir "BESLENMEK"... Bu yokeden bir şey veya sömüren ve zayıflatan. Piramidi ters çeviri ve bakar isek; "tüm yoğunluklara içkilenmiş" olan heryerde ve enyukarda...
Yani "beslenmek" kelimesi bir KH olayıdır sonra başka bir şey oluyor diyorum, yani "dengeli" bir şey... |
Edited by - on |
 |
|
|
pandora76
Elmas
    
815 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 19:05:41
|
Zaman niye ileriye akıyor,geriye de akıyor olabilirdi yada niye 7 değilde 4 mevsim var.
Evrensel yasalar neler adına var: "Adam öldürmeyeceksin,başkasına zarar vermeyeceksin,bunu yaparsan etki-tepki yasası gereğince verdiğin zarar gibi sende zarar görürsün"
"Kötü insanların cehenneme gitmesine gerek yoktur çünkü onlar zaten cehennemdedir,bu yüzden kötü davranmaktadırlar"diyeyim tekrardan.
Bu evrende madem kendilerine hizmet edenlerde,başkalarına hizmet edenler gibi birşekilde sonsuz zekayla temas kurabiliyor,öyle ise eğer neden evrenin sadece kendilerine hizmet edenleri(başkalarına kötülük edene)kısıtlayan yasalar koymuş?
Özgür irade yasası kabul ama kötülüğü seçenin başına geleceklerde anlatılmış.Çekim yasasında kısaca anlattım düşüncelerimi ve ispatlanmamış,deneyimlenmemiş söylemlere dayalı bir bilgi değil,deneyimlenmiş bilgiden yola çıktığım için kendi içimde bu düşüncem varlığında ısrar ediyor.Mutlaka beynimde biryere koymalıyım bu ayrıntıyı. |
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 19:11:46
|
Beslenmek neyle beslenmektir,tabiki enerjiyel etkileşimdir.Enerjiye ihtiyaç duymak.Kim neye ihtiyaç duyuyorsa arz ve talebini özgür irade yasası gereği kh yada bh!ten sağlamakta'dır diye düşünüyorum.
Sevgili pandora endişe etmeye gerek yok,zaten pozitif olanlar pozitif, negatif olanlar negatif hasat edilerek üst yoğunluğa geçiş yapacaklardır.Kim daha çok dersen bana göre pozitif olanlar çoğunlukta diye düşünüyorum.Negatifler azınlıkta olsada ürettikleri negatiflik çok olsada sonuç değişmeyecek:) Negatifler tanrının bilinciyle bağlantı kuramazlar,olsa olsa en fazla 6.negatif yoğunlukla bağlantı kurabilirler diye düşünüyorum! |
Edited by - zer-zivi on 02/03/2009 19:15:17 |
 |
|
|
Tiversonus
Elmas
    
2018 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 19:18:49
|
| Ben Ra' da geçen "Tanrı'ların içeceği" denilen bir şeyi kastetmiştim. Yani neyse bunlar sonraki derslerimiz. Bizler KH temelli dünyada, yüzde 51 ve üstüne geçerek BH(Başkalarına Hizmet) olarak terfiye çalışalım sonra bu rakam yüzde yüz olunca düşünürüz:)))) |
Edited by - on |
 |
|
|
zer-zivi
Elmas
    
Turkey
953 Posts |
Posted - 02/03/2009 : 19:24:04
|
| Sevgili Tiversonus "Tanrıların İçeceği" nedir? Bundan bahset biraz,dinlemek istiyorum! |
Edited by - on |
 |
|
Topic  |
|
|
|